2026 Dünya Kupası maçları başladı. Biz de Türkiye olarak 24 yıl aradan sonra yeniden bir Dünya Kupası organizasyonunda yer almanın onurunu ve gururunu yaşadık. Bu durum doğal olarak 86 milyon insanı mutlu etti ve hepimiz Türk Millî Futbol Takımı’nın bu başarısıyla gurur duyduk. Hep bir ağızdan “Başardı Bizim Çocuklar” diye haykırdık. Bu vesileyle buradan, millî takımımızın Dünya Kupası’na katılmasında başta futbolcular olmak üzere emeği geçen herkese bir Türk vatandaşı olarak şükranlarımı iletiyorum.
Millî takımımızın Dünya Kupası’na katılması nedeniyle Türkiye’nin dört bir yanında yarışmalar düzenlendi, kısa filmler çekildi. “Bizim çocuklar aşağı”, “Bizim çocuklar yukarı”; yediden yetmiş yediye herkes maçların oynanacağı tarihlere kilitlendi. Programlar millî maç günlerine göre ayarlandı. Hatta tarihi önceden belli olan LGS sınavının günü değiştirildi, çocuklar dinlenmiş şekilde sınava girsin diye okullar bir gün öncesinde, 12 Haziran Cuma günü tatil edildi. Yani her şey millî takıma endeksli olarak planlandı.
Millî takımın ilk maçı 7 Haziran Pazar günü sabah saat 07.00’de, Türk halkının pek de alışık olmadığı bir saatte oynandı. Bu nedenle STK’lar, kurumlar ve bazı siyasi partiler sabah namazı organizasyonları düzenlediler. Önce namaz, ardından çorba ikramı, sonrasında da millî maç… Namazlar kılındı, çorbalar içildi ve maç saati geldi. Herkes büyük bir coşku ve heyecanla ekranların karşısına oturdu, “Haydi bizim çocuklar” diye tempo tuttu.
Buraya kadar her şey normaldi. Herhangi bir anormallik yoktu; sadece maçın başlama saati alışılmışın dışındaydı. O da ABD ile Türkiye arasındaki saat farkından kaynaklanan doğal bir durumdu.
Bizim çocuklar sahaya çıktılar ama çıkan çocukların bir kısmının yeni saç stilleri, tarzları ve görüntüleri gerçekten “Bizim çocuklar mı?” sorusunu sordurdu. Çünkü sahaya çıkan takım; adına şarkılar, türküler yazılmış, uğruna belki de tarihinde ilk kez sabah namazı buluşmaları düzenlenmiş, köklü bir medeniyetin ve nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin millî takımıydı.
Evet, çıkan takım Türk millî takımıydı. Sırtlarında rengini şehitlerimizin kanından alan kırmızı, saflığı ve özgürlüğü temsil eden beyaz renkli formalar; göğüslerinde ise gururumuz ay-yıldızlı arma vardı. Maçın başlama düdüğüyle birlikte sahada beklediğimiz coşkulu futbol yoktu. Sonuç olarak 24 yıl sonra katıldığımız Dünya Kupası organizasyonundaki ilk maçımızı 2-0 kaybettik. Sadece bu maçı değil, belki geleceğe dönük umutlarımızı da kaybettik.
Maçı neden kaybettik? İlk 11 tercihleri mi yanlıştı? Oynanan sistem mi? Bu değerlendirmeyi futbol yorumcularına ve uzmanlara bırakmak istiyorum. Zaten bugün bu konuda bilgili bilgisiz herkes kendi penceresinden yorum yapıyor. Dün “Bizim çocuklar” diye destek verenler, bir maç kaybedilince farklı şeyler söylemeye başladılar.
Ben ise bir sosyolog olarak olayın toplumsal boyutuna değinmek istiyorum.
Ay-yıldızlı armalarıyla sahaya çıkan bizim çocuklar şunu iyi bilmelidir: Temsil makamında bulunan kişi yalnızca kendisini temsil etmez. Attığı adımın, söylediği sözün ve ortaya koyduğu görüntünün toplumda nasıl karşılık bulacağını da düşünmek zorundadır. Çünkü bugün ekranlarda görülen her hareket, yarın gençlerin hayatında bir taklide dönüşüyor. Milyonlarca çocuk ve genç, millî takım oyuncularını sadece izlemiyor; onları örnek alıyor.
Millî formayı giymek sadece futbol oynamak değildir. Giydiğiniz forma aynı zamanda bir milletin değerlerini, kültürünü, duruşunu ve itibarını temsil eder. Siz yalnızca bir futbolcu değil; aynı zamanda bir kültür elçisisiniz. Gittiğiniz her ülkede, sahaya çıktığınız her stadyumda Türk örfünü, adetini, geleneklerini ve değerlerini temsil ediyorsunuz.
Başarı elbette önemlidir; ancak karakter, duruş ve ülkenin millî-manevi değerlerini temsil etme sorumluluğu da en az başarı kadar önemlidir. Sahadaki performans kadar saha dışındaki duruş da önem taşır. Millî takımlar sadece iyi futbol oynayanların değil; aynı zamanda ülkesinin kültürel değerlerini en iyi şekilde temsil edenlerin yeri olmalıdır.
Netice-i kelam; millî takım sadece yetenekli sporcuların değil, karakteriyle, ahlakıyla ve örnek duruşuyla ülkesini temsil edebilen insanların vitrini olmalıdır. Millî formanın ağırlığını ve millî olmanın onurunu taşıyamayanlar, o formanın ayrıcalıklarından da faydalanmamalıdır. Çünkü ay-yıldızlı forma; prim pazarlığı yapılacak sıradan bir kulüp forması değil, 86 milyonun ortak değeri olan Türkiye formasıdır.

