Benim çocukluğum; Televizyonun yeni yeni evlere girmeye başladığı yıllarda geçti… o yıllar memleketin kışları uzun ve çetin, geceleri soğuk, sokakları buzluydu; fakat insanların davetleri samimi, sohbetleri içten, gönülleri ise sıcacıktı. Benim çocukluğum da henüz her evde televizyon yoktu. Genellikle yurt dışına çalışmaya gidenlerin, yani "alamancıların" evlerinde televizyon bulunurdu.
Bu yüzden televizyonu olan bir komşunun ya da akrabanın evi akşamları mahallenin buluşma noktasına dönüşürdü. Sanki bütün "navigasyonlar", televizyon olan evleri gösterirdi. Bir evin kapısı açılır, içeri yalnızca misafirler değil, âdeta koca bir mahalle girerdi. Benim de teyzemlerde televizyon vardı. Biz de özellikle cumartesi akşamları yayınlanan "Türk filmlerini" izlemek için tüm akrabalar teyzemlerde buluşurduk.
Minderler yere serilir, köşebaşları büyüklere bırakılır, çocuklar büyüklerin dizlerine ilişirlerdi. İçeride yer kalmayınca, içeriye giremeyenler pencerelere üşüşür, camın ardından siyah beyaz dünyayı seyretmeye çalışırdı. Sobanın üzerinde kocaman bir tencerede kaynayan mısır, fokurdayan çaydanlık, demlikten doldurulan çaylar, aynı tepsiye doldurulmuş ve üzerine ceviz serpilmiş kaynamış mısıra sallanan kaşıklar, arada yükselen kahkahalar ve heyecanlı fısıltılar…
Televizyonun ışığı kirlenmemiş yüzlere vururken, dışarıda lapa lapa kar yağardı, içeride ise gönülleri saran sımsıcak bir ortam vardı. Kimsenin aklına kaç kanalın olduğu, görüntünün neden siyah beyaz olduğu ya da ekranın neden net olmadığı gelmezdi. Çünkü asıl renk, asıl canlılık aynı odada buluşan insanların yüzlerindeydi.
O yıllarda bizi üzen tek şey, heyecanla bir filmi izlerken, elektriklerin kesilmesiydi. Bazen uzun süre beklerdik, elektriklerin geri gelmesini. Biz beklerdik ama, gelmek bilmezdi elektrikler. Dedimya kışları çok kar yağardı, yollar kapanırdı, ne haber verecek bir telefonumuz vardı, ne de şimdiki gibi hemen gelip yolları açacak bir ekipman.
Eskiden televizyonun haftada üç gün yayın yaptığı paket yayın dönemlerini ve istiklal marşıyla açılıp yine istiklal marşıyla kapandığı yılları hatırlayanlar bilir. Hele cumartesi akşamları bazı evlerde adım atacak yer kalmazdı. Yayın bittiğinde kimse hemen kalkmak istemezdi. Çaylar tazelenir, boşalan mısır tabağı yeniden doldurulur, dizide yaşananlar dilden dile konuşulur, herkes kendi yorumunu yapardı. Sanki ekranda biten hikâye, âdeta evin içinde devam ederdi.
O yıllarda akıllarda yer eden dizilerin başında; 7 den 70'e herkesin peşinden koştuğu “Kaçak” vardı. Dizinin yayınlandığı akşam sokaklar boşalır, herkes ekran başına koşardı. O kaçar insanlar peşinden koşardı. Sadece bu mu? Buruşuk pardösüsü, dağınık görünüşü ve pratik zekâsıyla Komiser Columbo da unutulmazlar arasındaydı. Polisiye meraklısı olmayanlar bile onun suçluları nasıl köşeye sıkıştıracağını ve onları nasıl yakalayacağını merak eder, izlemekten kendini alamazdı.
Sadece bunlar mı? Elbette değil; Küçük Ev, Bonanza, Dallas, Beyaz Gölge ve Uzay Yolu gibi diziler, elinde televizyondan başka bir iletişim aracının olmadığı bizlere, bambaşka dünyaların kapısını aralardı. Öyleki, Heidi’nin dağlarında dolaşır, Kaptan Cousteau ile denizlerin derinliklerine dalardık. Daha deniz görmemiş çocuklar olarak, hayallerimizle Atlas Okyanusu’nun dibine dalardık. Kara Şimşek, Mavi Ay ve Şahin Tepesi gibi dizileri ise haftalarca sabırsızlıkla beklerdik. Hep hayal etmişimdir, "Kara şimşek" gibi bir arabamın olmasını. Hatta bugün de hâlâ hayallerimi süslemekte kara şimşek...
Pazar sabahları John Wayne’li Western filmleriyle kovboyların dünyasına girer, çocuk programlarındaki Walt Disney çizgi filmleriyle, yarışmalarla ve şarkılarla vakit geçirirdik. Evet-Hayır yarışmasında evin içinden cevap yetiştirir, Cenk Koray’ın sorularına ekran başından karşılık verirdik. Tele Kutu ve Çarkıfelek başladığında herkes yarışmaya katılır, doğru cevabı bulan kendini programın yıldızı gibi görürdü.
Bir de Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası tarafından verilen meşhur Pazar Konseri sorunsalı vardı. Çünkü pazar konserinden ziyade, sanki pazar işkencesi gibiydi. Çocuk aklı işte… Şimdi düşünüyorum da, insanın sevmediği program bile yıllar sonra yüzünde bir tebessüm bırakabiliyor.
Barış Manço ile 7’den 77’ye dünyayı gezer, Stüdyo Pazar ile hafta sonuna renk katardık. Olacak O Kadar güldürür, 32. Gün düşündürürdü. Az Gittik Uz Gittik masalların kapısını aralardı. Çalıkuşu, Küçük Ağa, Hanımın Çiftliği, Duvardaki Kan, İz Peşinde ve Ateşten Gömlek gibi yapımlar, edebiyatı ve hayatı evlerimize kadar getirir, bizi de ekranların başına taşırdı.
O yıllarda çocukluk dünyamızda; Yeşilçam filmlerinin yeri ise bambaşkaydı. Cüneyt Arkın’ın kahramanlıkları, Türkan Şoray’ın hüzünlü bakışları, Kemal Sunal’ın içten kahkahaları, Şener Şen’in unutulmaz karakterleri hafızamıza kazınırdı. Bazen bir filme kahkahalarla güler, bazen son sahnesinde sessizce gözlerimizin yaşını silerdik. Film bittiğinde ise, oyuncuların isimleri ekrandan silinirdi ama hikâyeleri uzun süre bizim hafızalarımızda kalırdı. O yıllarda televizyonların karşısında âdeta hipnoz edilmiş bir şekilde ekranlara kilitlenen bir topluma dönüşmüştük.
Bugün anlıyoruz ki, o yıllarda bize güzel gelen hikayelerin içerisinde; bilinç altımıza yerleştirilen, onlarca yanlış söylem ve görseller olmuş ki, Şaiirin "bize bir nazar oldu, her ne olduysa azar azar oldu." Dediği gibi, bizi azar azar bir çürümüşlüğün içerisine sürüklemişler. Gözümüzün içine baka baka kutsallarımızın içini boşaltıp dalga geçmişler.
Sizin hiç yakından kumandalı televizyonunuz oldu mu?
Eskiden televizyonlar şimdiki gibi "uzaktan kumandalı" değil, "yakından kumandalı" idi. Televizyonda gösterimde olan dizi ve filmlerde "uygunsuz", "gayri ahlaki" bir sahne çıkarsa, evin reisi "öhe öhe" diye ses çıkararak, âdeta "lan oğlum kalkın biriniz televizyonu değiştirin" derdi. Bir taraftan sevilen film ve diziler izlenirken, diğer taraftan da ahlaki yapının ifsad olmasına izin verilmezdi. Şimdi her evde televizyon, ellerde uzaktan kumandalar, eskiye nazaran sergilenen oldukça fazla "gayri ahlaki" sahneler var; ne öhe öhe diyen bir yetişkin,ne de elindeki uzaktan kumanda ile, kanalı değiştiren bir nesil kaldı.
Eskiden özellikle şehirlerde, Muhammed Ali’nin boks müsabakalarını seyretmek için geceleri kahvehanelere gidenler de vardı. Masalara durmadan çay gelir, gözler ekrandan hiç ayrılmazdı ve çay bardaklarının biri gelir, biri giderdi.
Bugünkü gibi her şey elimizin altında değildi. Beklemek vardı, özlemek vardı, bir programı kaçırınca üzülmek, ertesi gün izleyenlerden öğrenmeye çalışmak vardı. Belki de bu yüzden kavuştuğumuzda aldığımız keyif daha büyüktü.
O yıllarda televizyon, insanların bir araya gelmesi için bir bahaneydi sanki. Komşunun kapısını çalmak için özel bir davete ihtiyaç duyulmazdı. Gelen misafir yük sayılmaz, bir bardak çay eksik edilmezdi. Ev küçüktü ama gönüller genişti. Sofraya bir tabak daha konur, bir minder daha yere serilirdi. Kimse de “yerimiz yok” demezdi. Aksine "gönlün sığdığı yere, her şey sığar" derlerdi. Çünkü gönül sofraları yere kurulurdu. Gönlüne diz çöktürmesini bilenler sofraya sığışırken, gönlüne diz çöktüremeyenler bu sofralarda kendine yer bulamazdı.
Bugün her evde televizyon, her cepte ayrı bir dünya var. İstediğimiz filmi istediğimiz saatte izleyebiliyor, binlerce kanal arasında dolaşabiliyoruz. Fakat eskiden tek bir ekranda buluşan insanların yerini, şimdi çoğu zaman aynı odada birbirinden habersiz farklı dünyalarda yaşayan insanlar aldı.
Belki de bugün özlediğimiz siyah beyaz görüntüler değil; o renksiz görüntülerin etrafında kurulan samimi hayatlardır. Sobanın sıcaklığı, sobanın üstündeki güğümün içindeki kaynayan suyun tıslama sesi, taze demlenmiş çayın kokusu, komşunun içten kahkahası, yayın bittikten sonra bile uzayıp giden sohbetlerdir. O günlerin kıymetini belki de en çok, artık geri gelmeyeceklerini anladığımızda öğrendik.
Televizyon siyah beyazdı, ama dostluklarımızın rengi solmazdı. Ekranlar küçüktü, fakat, gönüller oldukça büyüktü. O yıllarda insanlar sadece televizyon seyretmeye gitmiyordu; birbirini görmeye gidiyordu. Ekran bir bahaneydi, asıl seyredilmeye değer olan aynı odada buluşan hayatlarımızdı.
Ve insan yaşı ilerledikçe şunu daha iyi anlıyor; geçmişte yaşanan bazı şeylerin tekrarı yok. Ne o eski akşamların, ne kapısı herkese açık komşu evlerinin, ne de bir bardak çayın etrafında kendiliğinden çoğalan insanların ve yapılan samimi, içten muhabbetin.
O günlerde koca bir mahalle bir evin odasına ve tek bir ekrana sığıyorken. Bugün bütün dünya ekranlara sığıyor da; insan insana sığamıyor maalesef. Evlerimiz büyüdü fakat gönüllerimiz küçüldü.

