Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Büyük Aşklar Kavgayla Başlar
Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Büyük Aşklar Kavgayla Başlar
Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Büyük Aşklar Kavgayla Başlar
Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Büyük Aşklar Kavgayla Başlar
Son yıllarda yaşanan toplumsal olaylara baktığımızda, bu sözün sadece "Yeşilçam filmleri ve Hollywood romantik komedilerinden" kalma popüler bir düşünce olmadığına şahit oluyoruz. Geçmişte birbiriyle anlaşamayan, âdeta birbirlerine demedik söz ve hakaret vari ifadeleri kullanmaktan hiç çekinmeyen, sokak kavgaları jarbonu ile birbirlerine saldıran insanların; başlangıçta anlaşmazlık veya çekişme gibi görünen yoğun duygusal tepkilerinin, zaman içerisinde büyük bir aşka dönüştüğünü görüyoruz.
Bu düşünce tarzında, ilk başlardaki gerginlik ve tartışma duygusu, vücutta yüksek adrenalin üretebiliyor. Beyin de bazen bu güçlü heyecanı ve hareketliliği yanlış şekilde değerlendirip "romantik" bir çekim olarak algılayabiliyor. Bu durum bize şunu gösteriyor, insanlar bazen hoşlandıkları kişilere karşı utangaçlıklarını gizlemek için sert veya alaycı davranabiliyorlar. Bu olay dışarıdan bir kavga veya sürtüşme gibi görünse de, zaman içerisinde işin aslında öyle olmadığını görüyoruz. Bu davranış şekli bize "debbağ, sevdiği deriyi yerden yere vururmuş" sözünü hatırlatmaktadır.
Fakat buradaki en büyük yanılsama; her tartışma veya anlaşmazlığın "aşkla" sonuçlanacağının düşünülmesidir. Çünkü gerçek hayatta, sürekli kavga edilen ilişkiler; genellikle "toksik" bir yapı taşır ve bu ilişkiler uzun ömürlü olmaz. Hiç beklenmedik bir anda kopar ve sonlanır. Hatta bitmekle de kalmaz, büyük bir kavgaya dönüşebilir. Yani ilişkinin bitiş noktası, yeni bir kavganın başlangıç noktası hâline gelebilir. Biten bu ilişki, yeni başlayacak "toksik" ilişkinin fitilini ateşler.
Bu bağlamda özellikle toplumsal alanda yaşanılan bu türden etkileşimler, "pragmatist" bir elektriklenme ile başladığı için, kişisel ya da grupsal çıkar ve fayda ortadan kalktıktan sonra, kurulan ilişki tekrar eski hâline dönebilir. Hatta öncekinden daha tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Çünkü eskiden düşman duygularla rastgele saldırıyorlardı, birbirlerinin iç alemlerini bilmiyorlardı. Fakat o duygusal yakınlığın yaşandığı evrelerde birbirlerinin "mahrem alanlarına" girip çıktıkları için, içeride olup bitenleri de görüp bildiklerinden, bu defa birbirlerine rastgele değil, en zayıf noktalarından saldıracaklardır.
Şu unutulmamalıdır ki, "Dost kör nişancı değildir, nereden vuracağını çok iyi bilir." Bu sözle, insana en büyük ihanetin veya yaranın, sırlarını ve zayıf yanlarını bilen yakın kişilerden gelebileceğinin âdeta altı çizilmektedir. Düşman dışarıdadır ve rastgele saldırır; ancak dost yakınımızdadır ve bizi en hassas yerimizden tanır, bütün gücüyle oraya saldırır. İnsanı en çok yaralayan, düşmanının ne yaptığı değil; dost bildiğinin içinde taşıdığı niyettir. Çünkü bazıları sana zarar vermek için yaklaşmaz, önce güvenini kazanır, hayatına girer, sırrını öğrenir; sonra en zayıf yerinden vurur. Yaşanılan toplumsal olaylar bize şunu açıkça göstermiştir. "Tehlike uzaklardan değil, en yakınımızda bulunanlardan gelir." Bu yüzden herkese mesafeli değil ama herkese karşı da uyanık olmak gerekiyor. Zira karşınızdaki insanın yüzündeki tebessüm, kalbindeki niyetin aynası olmayabildiği gibi, asıl niyetine de perde olabilir.
Eskiler ne kadar doğru ve yerinde söylemişler; "Havanın sislisinden. İnsanın sinsisinden uzak durun" diye. Allah herkesi sadece kötü insanlardan değil, iyi taklidi yapıp kötülük için, saldırmak için, açık arayan, en zayıf noktasını bekleyen "dost bildiği" tanıdıklardan korusun. "Sinsi insan", insanların en fenasıdır. Kötü insanı bilirsiniz, ona göre davranırsınız. Sinsi insan, dost gibidir fakat dost değildir. İyi gibidir ancak iyi değildir. Yanında gibi görünür fakat yanında da değildir. Onun içindir ki, bu türden insanlarla kurduğunuz ilişkilere dikkat etmelisiniz. Bu ister kişisel ilişkilerinizde olsun, isterse toplumun size verdiği, sizinde sorumluluk alarak üstlendiğiniz toplumsal görevlerinizde olsun son derece dikkatli olmak gerekiyor.
Geçmişte yaşanılan bir çok olaya baktığımızda; "kandırılma" olarak ifade edilen durumlarla karşı karşıya kalınıldığı da unutulmamalıdır. “Dost, dostça eleştirilir. Gavurun vurduğu yerden vuran dost değildir.” bu veciz söz bir hakikati ifade etmekten daha da ötesi, günümüzde yaşanan olaylara karşı dikkat çekici bir ihtardır aynı zamanda. Zira bazı şeyler; özünden, değerlerinden uzaklaşılan zamanlarda, söylenen bazı kelimeler, bazı sözler insanın yüreğine daha ağır geliyor.
Biz toplum olarak maalesef, sevmediğimiz insanları kötülerken ipin ucunu kaçırdığımız gibi, sevdiğimiz insanları överken de ipin ucunu kaçırıyoruz. Böyle durumlarda "aslında o kadar da değil" diyerek, bunu yapanlara karşı ölçülü olmayı hatırlatmak gerekiyor. Mevlana der ki, "Ne kusursuz insan ara, ne de insanda kusur. Birincisini zaten bulamazsın, ikincisinde ise, bulduğun her kusur, öğrendiğin her ayıp sahibini değil, seni çirkinleştirir. Her ikisi de seni mutsuz eder. Birincisini bulamadığın için, ikincisini ise bulduğun için mutsuz olursun." Çünkü bir insanı hatasız görmek, onu yüceltip kocaman bir balon hâline getirmeye sebep olabilir. Bir balon ne kadar büyük olursa olsun, onu küçücük bir topluiğne ile bile patlatmak çok kolaydır. Burada unutulmaması gereken konu, her insanın içinde, işi firavun gibi tanrılık iddiasına kadar götürebilecek bir "nefsin" varlığıdır. Önemli olan, bunun önünü açıp açmamaktır.
Evet, insan kusursuz değildir. Hata yapmak, yanılmak ve eksik hissetmek, insan olmanın bir parçasıdır. Bu gerçeği bilmek ve kabul etmek, hem hayatımızı hem de toplumsal ilişkileri kolaylaştırır. Kusurların en büyüğü, insanın kendinin kusursuz olduğunu zannetmesidir. Yanlışlarımızı onlardan ders alabilmemiz için doğru değerlendirmeliyiz. Toplumsal ilişkilerde sıkça ifade edilen ‘’Geçmişteki yanlışları bir daha yapmak istemiyoruz’’ şeklinde masum gibi görünen sanal mazeretler, insanı rehavet ve gafletin sinsi kuşatmasına mahkum edebilir. Çünkü hayat bir deneme-yanılma arenasıdır İnsanoğlu yaşadığı müddetçe, her zaman başka hatalar yapma riski mevcuttur. Yeter ki biz hatalardan doğru çıkarımlarda bulunabilelim. Hata yapmak; bir eylem, bir duruş, bir yürüyüş üzere olanların adeta kaderidir. Önemli olan yanlışta ısrarcı olmamak, hataları içselleştirmemek ve savunmamaktır. Hataları ile yüzleşmeyen ve kendini hesaba çekmeyen insanın başarıya ulaşması mümkün değildir. Şu hakikatte unutulmamalıdır ki, Hedeflerine emin adımlarla doğru bir şekilde yürüyebilenler, ancak hatalarını göğüsleyenler ve ders çıkaranlar olmuştur.
Dönemin içişleri bakanının TBMM'de yapmış olduğu konuşmasında "Allah'ınızı severseniz, terör örgütünden merhamet, vicdan bekleyen vicdansızdır, ahlak bekleyen ahmaktır. Terör örgütünden hukuk bekleyen ve 'Acaba bir şey olur mu?' diye ona yaslanan, hain oğlu haindir." Sözleri o gün için geçerli ise, bugüne gelindiğinde ne değiştiğini birileri çıkıp bu halka, öyle ağdalı ve süslü kelimelerle değil, halkın anlayabileceği şekilde açık açık anlatmalıdır.
Yoksa denizin ortasında yol alan gemi sizin değilse; Rüzgarın kuvvetli esmesi ya da dalgaların yüksekliği sizi endişelendirmez. Yani senden gitmeyen seni üzmez... canını yakmaz ... "Ateş düştüğü yeri yakar" sözü galat-ı meşhurdur.. gerçekten de gerçek manada ateş tamda onların canını yakıyor.. hayallerini yakıyor...umutlarını yakıyor... evlatsız kalmış anne babaların, eşsiz kalmış kadınların, babasız kalmış çocukların her şeylerini yakıyor....Bu vatanın evlatları, bu vatan için, bayrağı yere indirtmemek için, minarelerden ezanı dindirtmemek için, namusumuza dokundurtmamak için şehit olmaya devam ederken, çevredeki insanlar ne kadar empati kurmaya çalışırsa çalışsın, asıl yıkıcı etki ve kalıcı keder sadece olayı doğrudan yaşayan kişilerin yüreğinde kalır.
Bu açıdan toplumsal anlamda sorumluluk sahibi olan, karar alma mercisinde bulunan insanlara çağrımız; Sizi yakmayan ateş, hiçbir zaman size sıcak değildir. Sizi üşütmeyen su, hiçbir şekilde sizin için soğuk değildir. Sizin olmayan hiçbir acı, gerçek anlamda canınızı yakmaz. Onun içindir ki, sizin olmayan şeyler için, kolay kolay kararlar vermeyiniz. Ayrıca hesap vermek, zayıflık değil; erdemliliktir. Zayıf olan, hatasını inkâr eder. Korkak olan, gerçeği gizler. Güçlü insan ise; kendi yaptıklarının arkasında durur, yanlışını kabul eder, bedelini ödemekten de asla kaçmaz. Hesap sorulmasından korkmaz, başkasını suçlamaz ve saldırmaz. Erdemli insan, her zaman hesap vermeye hazır ve nâzır olmalıdır.
Sezai Karakoç "Her şey zamanında gerek. Geç yağan yağmurların faydası dokunmaz kurumuş çiçeklere." Diyerek vaktin ve zamanın önemine dikkat çekmektedir. Ayrıca "Kiminle oturup kalkarsan, onun sıfatı sana sirâyet eder ve senin bundan asla haberin olmaz." diyor Gazzali. Yani oturup kalkılan insanların tesir kudreti, bu kadar fazladır insan fıtratı üzerinde. Bu açıdan düşünceleri değişmeye, hâl ve ahvali kötüleşmeye başlayan; birlikte olduğu şeyleri ve kişileri gözden geçirip, gerekirse ya o ortamlardan ayrılmalı ya da çevresini değiştirmelidir.
Bugüne geldiğimizde, kısa bir mazidir hayat, uğruna up uzun acılar çektiğimiz. Burada asıl önemli olan niyettir. Ve birde samimiyettir. Var olan bir sorunu çözmekle, sorunu çözüyormuş görünmek arasında dağlar kadar fark vardır. Hem ne güzel demiş eskiler "Çınar’ı deviren rüzgar değil, içindeki kurttur." Devrilmek ve yıkılmak istemiyorsak, dışımızda esen rüzgarlara değil, içimizde büyüttüğümüz kurtlara bakmamız gerekiyor.
Netice-i kelam, saat zamanı, zaman kimin ne olduğunu gösterir. Saat sadece dakikaları ve sayıları ölçer. Zaman ise insanları, maskeleri ve gerçekleri ortaya çıkarır. Hiç kimse oynadığı rolü sonsuza kadar sürdüremez; süreç ilerledikçe herkes özünü gösterir. Son söz, terörsüz ve teröristsiz bir Türkiye için daha dikkatli olmak gerekiyor.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



