Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Hayrat Yardım

Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Neden Boşanıyoruz?

Yazarlar (Web Sitesi) - Web Sitesi | 15.06.2026 - 13:36, Güncelleme: 15.06.2026 - 13:36
 

Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Neden Boşanıyoruz?

Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Neden Boşanıyoruz?

İslam inancında evlilikte kadın ve erkek arasındaki denkliğe "kefâet" denir. Denlik aramadaki temel amaç, eşlerin birbirine uyumunu sağlamak ve evlilik birlikteliğini korumaktır. Fıkhi olarak denklik, eşinin ahlakını ve ailesini koruması için, genellikle erkekte aranır. Denklik; dindarlık, ahlak, meslek ve ekonomik durum gibi durumları içine alır.  Evlilikte aranan denklik, dini mezheplere göre küçük farklılıklar gösterse de, genel itibariyle belli başlı kriterleri şu şekilde sıralayabiliriz. Dindarlık ve Ahlak: Dinen ahlaklı ve ibadetlerine dikkat eden bir erkeğin, iffetli bir kadına denk olduğu kabul edilir. İslami literatüre göre en önemli denklik kriteri "maneviyat" yani "ahlaklı ve dindar" olmak açısındandır. Dindar olmak, tek başına yeterli olmayabilir. Çünkü içinde ahlakın olmadığı bir dini yaşam; bir takım ritüllerin yapıldığı, ama hakikatine pek inanılmadığı bir yapıya dönüşür ve zaman içerisinde tehlikeli hâle gelebilir. Ahlaki dejenerasyonun yaşandığı çağımızda, bu kriterlere sahip olmak ve bu kriterlerde bir eş adayı bulmak çok çok önemli hâle gelmiştir. Eskiden toplumlarda evlilik öncesinde, özellikle çocuklarının mürüvvetini görmek isteyen ailelerde yaygın olan anlayış "eli erkek eline değmemiş bir kız" ya da "harama bakmamış, harama bulaşmamış bir erkek" arayışı evliliklerde en önemli kriterdi. Maalesef günümüz evliliklerinde bu kriter göz ardı edilmeye başlandı. İşin acı tarafı Müslüman mahallelerinde yaşayan bazı ailelerin de ve bu ailelerin yetiştirdiği çocukların da "manevi" açıdan denkliğe birinci dereceden önem vermedikleri görülmektedir.  Bazen ailenin dünya anlayışına ve yaşantısına hiç uygun olmayan; gelin ya da damatların olduğuna şahit oluyoruz. Hayatı iki farklı uçlarda yaşayarak büyümüş olan çocuklar, evlilik aşamasına geldiklerinde, yetiştikleri manevi değerler, sevgi, saygı, akıl ve mantık ilkeleri gibi temel değerlerle değil de, anlık hissiyatla hareket ederek, evlenip bir yuva kurmaya çalışıyorlar. Temeli etraflıca düşünülüp sağlam ilkeler üzerine atılmamış bu evlilik birlikteliğinin de çok sağlıklı bir şekilde ilerlemediğine şahit oluyoruz. Derler ki; kalbi kalbine benzeyen birini bul ki, ömrüne şifa, ALLAH'A giden yolda, yanında yoldaşın olsun... Ekonomik Durum: Erkeğin ailesinin geçimini sağlayabilecek, eşinin mehirini verebilecek, onun nafakasını karşılayabilecek maddi güce sahip olması beklenir. Hanefî mezhebinde erkeğin ekonomik durumu ve kazancı denklikte önemli bir unsurdur. Erkek gelir seviyesi açısından, kadından daha üstün olmalıdır. Bu durum hem dinen hem de toplumsal beklentiler açısından bu şekildedir. Hatta günümüzde erkeğin "ekonomik durumu" bazı kızlarımız ve ebeveynleri açısından tüm kriterlerin önüne geçmiş durumda. Maalesef bazı ailelerde "damat zengin olsun da" gerisi bir şekilde olur anlayışı yaygın olarak görülmektedir. Bazı kızlarımızda da "cebi dolu olsun" ve "istediğim her şeyi alabileyim de, dışarda ne yaparsa yapsın" anlayışı yaygın bir düşünce hâline gelmektedir. Meslek ve Toplumsal Statü: Geçmişten günümüze kadar fıkhi kaynaklarda toplumun gelenekleri çerçevesinde eşlerin mesleki ve sosyal statüleri açısından birbirine yakın olması evliliğin huzuru için tavsiye edilmiştir.  Son yıllarda sayıları azda olsa bu denklik anlayışında da farklılıklar görülmektedir. Bazen bakıyorsunuz eşlerden biri üniversite bitirmiş, konum olarak üst mercilere gelmiş, fakat diğer eş daha alt bir statüye sahip. Bu durum başlangıçta bir sorun teşkil etmese de, ilerleyen dönemlerde eşler arasında sıkıntı oluşturduğu gözlemlenmektedir. Tüm bu değerlendirmelerin ışığında, İslam aile hukukunda ve hadislerde evlilik seçiminde maddi veya sosyal denkliğin ötesinde "dini" ve "ahlaki" açıdan uyum ön planda tutulduğu görülmektedir. Nitekim Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) bir hadisinde "Dinini ve ahlakını beğendiğiniz bir kimse size (dünür olarak) geldiğinde onu (kızınızla) nikahlayın" diyerek ahlaki ve manevi uyumun dünyevi denkliklerden üstün tutulmasını öğütlemiştir. Toplumlarda var olan "huyu huyuna, boyu boyuna, suyu suyuna" uygun olmalı anlayışı ve "davul bile dengi dengine" düşüncesi evliliklerde eşler arasındaki denkliğin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır.  Netice itibariyle ister dini isterse toplumsal açıdan evlilikte denklik esastır. En önemlisi de dini ve ahlaki açıdan eş adaylarının birbirine denk olması esastır. İffetini muhafaza etmiş ve kendini geliştirmiş müslüman bir hanım kızımız elbette kendine denk bir eş isteyecektir. Müslüman erkeklerin yalnızca "efendilik" ile bu açığı kapatabileceklerine inanmaları biraz üzücü bir durum. Bey efendiler, "efendilik" tek başına sizi kurtarmaya yetmez. İslami bir evlilik hayatı istiyorsanız biraz daha gayret edip, İslami konularda samimi olmanız ve bunu yaşamanız gerekiyor. Aradığım eşte "İslami kriterler olsun", benimki önemli değil, deyip laylaylom bir hayat yaşamak evliliği korumaya yetmez. Çünkü bazı hanım kızlarımız bu konudaki kriterlerini net olarak belirleyip, asrın tahribatına karşı kendilerini muhafaza etmek için çok çalışıyorlar. Ayrıca bu kızlarımız, hem kendini hem de eşini muhafaza edebilecek bir eş beklentisi içerisindedirler.  Evlatlarına gelin adayı arayan muhafazakar ebeveynler ve kendine eş arayan bazı dindar delikanlılar, aradığım kızda "Hz.Fatıma anamızın özellikleri olsun" beklentisi içerisindeler, fakat kendileri "Hz.Ali gibi olabildiler mi?" Buna pek bakmıyorlar. Sevgili genç kardeşim, Hz.Fatıma gibi bir eş istiyorsan, sen de Hz.Ali gibi olabilmek için mücadele etmen gerekiyor. Sevgili ebeveynler, Hz.Fatıma gibi bir gelin istiyorsanız, sizde Hz.Ali gibi bir damat, bir evlat yetiştirmeye özen göstermeniz gerekmektedir. Çünkü dini yaşam ve ahlak sadece kadınlara mahsus bir durum değildir.  Evlilikte aile yuvaları kurulma aşamasında, bazı temel değerler göz ardı edilirse, bu evlilik kurumu sağlam temeller üzerine kurulmamış demektir. Eğer aile yuvası sağlam bir ilkelerle kurulup inşa edilmediyse, en ufak bir sarsıntı da, yıkılmaya meylediyor ve maalesef kısa sürede dağılıyor. TÜİK verilerine göre her geçen yıl evlilik oranlarının hızla düşmesinin yanısıra, buna karşın boşanma oranları hızla artmakta ve evliliklerin yaklaşık yüzde 35'i tamamlanamayıp, boşanma ile sonuçlanmaktadır. Boşanma oranlarındaki artışın temel nedenleri genel olarak; kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmasıyla birlikte toplumsal cinsiyet rollerinin değişmesi, bireysel mutluluğun ön plana çıkması, ekonomik stres ve tahammülsüzlük olarak özetlenebilir.  Ekonomik bağımsızlık ve eğitimin verdiği hak arayışı; Kadınların iş gücüne katılımının artması ve ekonomik açıdan özgürlüklerini kazanmaları, mutsuz evliliklerde "ekonomik olarak muhtaç olma" kaygısını azaltarak boşanma kararını daha rahat alabilmelerini sağlamaktadır. Ekonomik açıdan kendi ayakları üzerinde durabilen kadın, eşler arasındaki en ufak bir anlaşmazlıkta "nasıl olsa ekonomik gelirim var" diyerek ayrılıp, evliliği sona erdirmek isteyebiliyor. Ayrıca kız çocuklarının eskiye nazaran daha fazla okuyup eğitim almaları, kendi haklarını öğrenmeleri ve bu haklarına yeri geldiğinde sahip çıkmaya çalışmaları da boşanmaları tetiklemiş olabilir. Ekonomik sıkıntılar ve beraberinde getirdiği stres; Hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısının getirdiği stres, aile içi iletişim kopukluklarına ve finansal anlaşmazlıklara yol açarak evlilik birliğini sarsmaktadır. Özellikle günümüzde ekonomik durum evliliklere "devam" ya da "tamam" denmesi noktasında önemli hâle gelmiştir. Durumun bu hâle gelmesinde teknolojik gelişmelerin de etkisi görülmektedir. Eskiden insanlar birbirinin ne yediğini ne giydiğini çok bilmezlerdi. Bugün dijital mecralarda, sosyal medya platformlarında herkes her şeyini paylaşıp âdeta "umuma açık" hâle dönüştürmesi ile, artık herkes, herkesin her şeyini görüyor ve biliyorlar. Ekonomik durumu zayıf olan insanlar ister istemez, ekonomik açıdan kendilerinden daha iyi olan insanların hayatına bakıp "onların ki hayatsa, bizimki de hayat mı?" Sorusuna muhatap olup, kendi hayatlarını sorguluyorlar. Hal böyle olunca da, "daha iyi bir hayat bulabilir miyim?" hayaliyle evlilikerini sonlandırmayı tercih edebiliyorlar. Bireyselleşme ve beklentilerin değişmesi; Toplumsal normların değişmesiyle birlikte bireyler artık "fedakarlık" üzerine kurulu bir evlilik yerine, karşılıklı mutluluğu ve eşitliği aramaktadırlar. Fedakarlığın yerini, kişisel çıkar ve bencillik almıştır. Toplumsal dinamiklerin değişmesi evliliklerde eşlerin beklentilerini de değiştirmiştir. Günümüz insanı eşide olsa, bir başkasının yükünü ya da halk tabiriyle "kahrını" çekmektense, yalnız yaşamayı tercih etmekte ve mutluluğu bireysellikte aramaktadır. Bireyselleşme kültürü ailelerdeki çocuk sayıları üzerindeki algıyı da etkilemiştir. Eskiden ailelerde çok çocuk sahibi olma anlayışının yerini şimdilerde tek çocuk, hatta bazı ailelerde hiç çocuk sahibi olmama anlayışına bıraktı. Bu bağlamda, meseleye baktığımızda, yapılan araştırmalar hiç çocuğu olmayan ya da az çocuğu olan eşlerin, çok çocuk sahibi olan eşlere oranla daha kolay boşanmayı tercih ettiklerini göstermiştir.  Boşanmalar üzerindeki toplumsal baskının azalması; Geçmişe oranla günümüzde, boşanmaya yönelik toplumsal önyargıların (özellikle kadınlar üzerinde) azalması, evlilikleri zorla sürdürme zorunluluğunu ortadan kaldırmıştır. Eskiden boşanmış bir kadına iyi gözle bakılmaz, âdeta tek suçlu kadınmış gibi görülürdü. Maalesef toplumda "dul kadın" olmak, bir kadın için ve onların aileleri açısından zordu. Çünkü toplumsal değer yargıları "dul olan kadınların" üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyordu. Bunun içinde toplumsal yapı içerisinde özellikle, bazı kız çocuklarına anne babalarının "beyaz gelinliğin ile çıktığın bu eve, ancak beyaz kefeninle gelebilirsin" söylemleri de, boşanmak isteyen kadının önünde duran en önemli çaresizlikti. Bugün ise anne babalar çocuklarına "en ufak bir sıkıntıda bırak gel, kapımız sana sonuna kadar açıktır" gibi söylemleri boşanmaları tetikliyor. Ayrıca günümüzde "sadece boşanan ben miyim" ya da "tek boşanan sen değilsin" algısı boşanmaları normal göstermekte. Eskiden eşler "her şey çocuklarım için" diyerek bir birlerine katlanıyorlardı. Şimdi ise "herkesin çocuğu nasıl oluyorsa, bizimki de öyle olsun" anlayışı ile hareket ediyorlar. Yani boşanmanın önündeki en büyük engel ya da sebep olarak görülen çocuklarda, maalesef günümüzde boşanmaları durduramamaktadır. Sosyal medya ve aldatmaların görünür olması; Sosyal medya kullanımının artması ile eşlerin birbirine karşı güvensizlik yaşaması ve aldatma vakalarının kolaylaşması evlilikleri olumsuz etkilemektedir. Eskiden ailelerde eşler arasında aldatma vakaları şimdiki kadar yaygın değil ya da olsa bile bilinmiyordu. Günümüz de ise, sosyal medya üzerinden eşlerin birbirini aldatmaları daha kolay hâle geldi. İnsanlar ellerinin altında cep telefonları ile yedi yirmi dört "dijital alemlere" akabiliyorlar. Eskiden ayıp sayıldığı ve kendi çevresinden biri ile görülme ihtimali daha fazla olduğu için insanlar, hâl ve hareketlerine daha çok dikkat ederlerdi. Günümüzde ise dijital platformlar aracılığıyla uzak mekanlardaki insanlarla etkileşim kurabilmek kolaylaştı. Aldatmalar ulusal hatta uluslararası boyuta taşındı. Tüketim kültürü ve tahammülsüzlük anlayışı; Modern çağın getirdiği "kolay tüketim" anlayışı sadece ekonomik durumları değil, insan ilişkilerine de yansımakta, çiftler en ufak  problemlerde çözüm aramak yerine ayrılmayı daha hızlı bir çıkış yolu olarak görmektedir. Toplumsal hayat içerisinde sadece, trafikte, işyerinde, birbirini tanımayan insanlar değil, aynı evde birbirini tanıyan hatta evli olan insanlarda birbirine tahammül edemez hâle geldiler. Toplumlarda yerleşen bu "tahammülsüzlük kültürü" en ufak bir anlaşmazlıkta, evlilikleri bitirme noktasına getirmektedir. Tüketim kültürünün oluşmasında televizyonlardaki dizi ve filmlerin etkisi azımsanmayacak kadar fazladır. Öyleki bu dizi ve filmlerde sınırsız bir tüketim anlayışı sergilenmekte, âdeta "hayat sadece tüketimden ibaret" algısı oluşturulmaktadır. Bu başlıca sebeplerin yanında özel ve farklı sebeplerden dolayı da boşanmalar görülebilir. Fakat yapılan araştırmalar; özellikle evliliğin ilk 5 yılında istatistiksel olarak, bu sebeplerin daha yoğun olarak görüldüğü ve boşanmaların bu dönemde daha fazla arttığını göstermektedir. 
Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Neden Boşanıyoruz?

İslam inancında evlilikte kadın ve erkek arasındaki denkliğe "kefâet" denir. Denlik aramadaki temel amaç, eşlerin birbirine uyumunu sağlamak ve evlilik birlikteliğini korumaktır. Fıkhi olarak denklik, eşinin ahlakını ve ailesini koruması için, genellikle erkekte aranır. Denklik; dindarlık, ahlak, meslek ve ekonomik durum gibi durumları içine alır. 

Evlilikte aranan denklik, dini mezheplere göre küçük farklılıklar gösterse de, genel itibariyle belli başlı kriterleri şu şekilde sıralayabiliriz.

Dindarlık ve Ahlak: Dinen ahlaklı ve ibadetlerine dikkat eden bir erkeğin, iffetli bir kadına denk olduğu kabul edilir. İslami literatüre göre en önemli denklik kriteri "maneviyat" yani "ahlaklı ve dindar" olmak açısındandır. Dindar olmak, tek başına yeterli olmayabilir. Çünkü içinde ahlakın olmadığı bir dini yaşam; bir takım ritüllerin yapıldığı, ama hakikatine pek inanılmadığı bir yapıya dönüşür ve zaman içerisinde tehlikeli hâle gelebilir.

Ahlaki dejenerasyonun yaşandığı çağımızda, bu kriterlere sahip olmak ve bu kriterlerde bir eş adayı bulmak çok çok önemli hâle gelmiştir. Eskiden toplumlarda evlilik öncesinde, özellikle çocuklarının mürüvvetini görmek isteyen ailelerde yaygın olan anlayış "eli erkek eline değmemiş bir kız" ya da "harama bakmamış, harama bulaşmamış bir erkek" arayışı evliliklerde en önemli kriterdi. Maalesef günümüz evliliklerinde bu kriter göz ardı edilmeye başlandı. İşin acı tarafı Müslüman mahallelerinde yaşayan bazı ailelerin de ve bu ailelerin yetiştirdiği çocukların da "manevi" açıdan denkliğe birinci dereceden önem vermedikleri görülmektedir. 

Bazen ailenin dünya anlayışına ve yaşantısına hiç uygun olmayan; gelin ya da damatların olduğuna şahit oluyoruz. Hayatı iki farklı uçlarda yaşayarak büyümüş olan çocuklar, evlilik aşamasına geldiklerinde, yetiştikleri manevi değerler, sevgi, saygı, akıl ve mantık ilkeleri gibi temel değerlerle değil de, anlık hissiyatla hareket ederek, evlenip bir yuva kurmaya çalışıyorlar.

Temeli etraflıca düşünülüp sağlam ilkeler üzerine atılmamış bu evlilik birlikteliğinin de çok sağlıklı bir şekilde ilerlemediğine şahit oluyoruz.

Derler ki; kalbi kalbine benzeyen birini bul ki, ömrüne şifa, ALLAH'A giden yolda, yanında yoldaşın olsun...

Ekonomik Durum: Erkeğin ailesinin geçimini sağlayabilecek, eşinin mehirini verebilecek, onun nafakasını karşılayabilecek maddi güce sahip olması beklenir. Hanefî mezhebinde erkeğin ekonomik durumu ve kazancı denklikte önemli bir unsurdur. Erkek gelir seviyesi açısından, kadından daha üstün olmalıdır. Bu durum hem dinen hem de toplumsal beklentiler açısından bu şekildedir. Hatta günümüzde erkeğin "ekonomik durumu" bazı kızlarımız ve ebeveynleri açısından tüm kriterlerin önüne geçmiş durumda. Maalesef bazı ailelerde "damat zengin olsun da" gerisi bir şekilde olur anlayışı yaygın olarak görülmektedir. Bazı kızlarımızda da "cebi dolu olsun" ve "istediğim her şeyi alabileyim de, dışarda ne yaparsa yapsın" anlayışı yaygın bir düşünce hâline gelmektedir.

Meslek ve Toplumsal Statü: Geçmişten günümüze kadar fıkhi kaynaklarda toplumun gelenekleri çerçevesinde eşlerin mesleki ve sosyal statüleri açısından birbirine yakın olması evliliğin huzuru için tavsiye edilmiştir.  Son yıllarda sayıları azda olsa bu denklik anlayışında da farklılıklar görülmektedir. Bazen bakıyorsunuz eşlerden biri üniversite bitirmiş, konum olarak üst mercilere gelmiş, fakat diğer eş daha alt bir statüye sahip. Bu durum başlangıçta bir sorun teşkil etmese de, ilerleyen dönemlerde eşler arasında sıkıntı oluşturduğu gözlemlenmektedir.

Tüm bu değerlendirmelerin ışığında, İslam aile hukukunda ve hadislerde evlilik seçiminde maddi veya sosyal denkliğin ötesinde "dini" ve "ahlaki" açıdan uyum ön planda tutulduğu görülmektedir. Nitekim Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) bir hadisinde "Dinini ve ahlakını beğendiğiniz bir kimse size (dünür olarak) geldiğinde onu (kızınızla) nikahlayın" diyerek ahlaki ve manevi uyumun dünyevi denkliklerden üstün tutulmasını öğütlemiştir.

Toplumlarda var olan "huyu huyuna, boyu boyuna, suyu suyuna" uygun olmalı anlayışı ve "davul bile dengi dengine" düşüncesi evliliklerde eşler arasındaki denkliğin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. 

Netice itibariyle ister dini isterse toplumsal açıdan evlilikte denklik esastır. En önemlisi de dini ve ahlaki açıdan eş adaylarının birbirine denk olması esastır. İffetini muhafaza etmiş ve kendini geliştirmiş müslüman bir hanım kızımız elbette kendine denk bir eş isteyecektir. Müslüman erkeklerin yalnızca "efendilik" ile bu açığı kapatabileceklerine inanmaları biraz üzücü bir durum. Bey efendiler, "efendilik" tek başına sizi kurtarmaya yetmez. İslami bir evlilik hayatı istiyorsanız biraz daha gayret edip, İslami konularda samimi olmanız ve bunu yaşamanız gerekiyor. Aradığım eşte "İslami kriterler olsun", benimki önemli değil, deyip laylaylom bir hayat yaşamak evliliği korumaya yetmez. Çünkü bazı hanım kızlarımız bu konudaki kriterlerini net olarak belirleyip, asrın tahribatına karşı kendilerini muhafaza etmek için çok çalışıyorlar. Ayrıca bu kızlarımız, hem kendini hem de eşini muhafaza edebilecek bir eş beklentisi içerisindedirler. 

Evlatlarına gelin adayı arayan muhafazakar ebeveynler ve kendine eş arayan bazı dindar delikanlılar, aradığım kızda "Hz.Fatıma anamızın özellikleri olsun" beklentisi içerisindeler, fakat kendileri "Hz.Ali gibi olabildiler mi?" Buna pek bakmıyorlar. Sevgili genç kardeşim, Hz.Fatıma gibi bir eş istiyorsan, sen de Hz.Ali gibi olabilmek için mücadele etmen gerekiyor. Sevgili ebeveynler, Hz.Fatıma gibi bir gelin istiyorsanız, sizde Hz.Ali gibi bir damat, bir evlat yetiştirmeye özen göstermeniz gerekmektedir. Çünkü dini yaşam ve ahlak sadece kadınlara mahsus bir durum değildir. 

Evlilikte aile yuvaları kurulma aşamasında, bazı temel değerler göz ardı edilirse, bu evlilik kurumu sağlam temeller üzerine kurulmamış demektir. Eğer aile yuvası sağlam bir ilkelerle kurulup inşa edilmediyse, en ufak bir sarsıntı da, yıkılmaya meylediyor ve maalesef kısa sürede dağılıyor.

TÜİK verilerine göre her geçen yıl evlilik oranlarının hızla düşmesinin yanısıra, buna karşın boşanma oranları hızla artmakta ve evliliklerin yaklaşık yüzde 35'i tamamlanamayıp, boşanma ile sonuçlanmaktadır.

Boşanma oranlarındaki artışın temel nedenleri genel olarak; kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmasıyla birlikte toplumsal cinsiyet rollerinin değişmesi, bireysel mutluluğun ön plana çıkması, ekonomik stres ve tahammülsüzlük olarak özetlenebilir. 

Ekonomik bağımsızlık ve eğitimin verdiği hak arayışı; Kadınların iş gücüne katılımının artması ve ekonomik açıdan özgürlüklerini kazanmaları, mutsuz evliliklerde "ekonomik olarak muhtaç olma" kaygısını azaltarak boşanma kararını daha rahat alabilmelerini sağlamaktadır. Ekonomik açıdan kendi ayakları üzerinde durabilen kadın, eşler arasındaki en ufak bir anlaşmazlıkta "nasıl olsa ekonomik gelirim var" diyerek ayrılıp, evliliği sona erdirmek isteyebiliyor.

Ayrıca kız çocuklarının eskiye nazaran daha fazla okuyup eğitim almaları, kendi haklarını öğrenmeleri ve bu haklarına yeri geldiğinde sahip çıkmaya çalışmaları da boşanmaları tetiklemiş olabilir.

Ekonomik sıkıntılar ve beraberinde getirdiği stres; Hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısının getirdiği stres, aile içi iletişim kopukluklarına ve finansal anlaşmazlıklara yol açarak evlilik birliğini sarsmaktadır. Özellikle günümüzde ekonomik durum evliliklere "devam" ya da "tamam" denmesi noktasında önemli hâle gelmiştir. Durumun bu hâle gelmesinde teknolojik gelişmelerin de etkisi görülmektedir. Eskiden insanlar birbirinin ne yediğini ne giydiğini çok bilmezlerdi.

Bugün dijital mecralarda, sosyal medya platformlarında herkes her şeyini paylaşıp âdeta "umuma açık" hâle dönüştürmesi ile, artık herkes, herkesin her şeyini görüyor ve biliyorlar. Ekonomik durumu zayıf olan insanlar ister istemez, ekonomik açıdan kendilerinden daha iyi olan insanların hayatına bakıp "onların ki hayatsa, bizimki de hayat mı?" Sorusuna muhatap olup, kendi hayatlarını sorguluyorlar. Hal böyle olunca da, "daha iyi bir hayat bulabilir miyim?" hayaliyle evlilikerini sonlandırmayı tercih edebiliyorlar.

Bireyselleşme ve beklentilerin değişmesi; Toplumsal normların değişmesiyle birlikte bireyler artık "fedakarlık" üzerine kurulu bir evlilik yerine, karşılıklı mutluluğu ve eşitliği aramaktadırlar. Fedakarlığın yerini, kişisel çıkar ve bencillik almıştır. Toplumsal dinamiklerin değişmesi evliliklerde eşlerin beklentilerini de değiştirmiştir. Günümüz insanı eşide olsa, bir başkasının yükünü ya da halk tabiriyle "kahrını" çekmektense, yalnız yaşamayı tercih etmekte ve mutluluğu bireysellikte aramaktadır.

Bireyselleşme kültürü ailelerdeki çocuk sayıları üzerindeki algıyı da etkilemiştir. Eskiden ailelerde çok çocuk sahibi olma anlayışının yerini şimdilerde tek çocuk, hatta bazı ailelerde hiç çocuk sahibi olmama anlayışına bıraktı. Bu bağlamda, meseleye baktığımızda, yapılan araştırmalar hiç çocuğu olmayan ya da az çocuğu olan eşlerin, çok çocuk sahibi olan eşlere oranla daha kolay boşanmayı tercih ettiklerini göstermiştir. 

Boşanmalar üzerindeki toplumsal baskının azalması; Geçmişe oranla günümüzde, boşanmaya yönelik toplumsal önyargıların (özellikle kadınlar üzerinde) azalması, evlilikleri zorla sürdürme zorunluluğunu ortadan kaldırmıştır. Eskiden boşanmış bir kadına iyi gözle bakılmaz, âdeta tek suçlu kadınmış gibi görülürdü. Maalesef toplumda "dul kadın" olmak, bir kadın için ve onların aileleri açısından zordu. Çünkü toplumsal değer yargıları "dul olan kadınların" üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyordu. Bunun içinde toplumsal yapı içerisinde özellikle, bazı kız çocuklarına anne babalarının "beyaz gelinliğin ile çıktığın bu eve, ancak beyaz kefeninle gelebilirsin" söylemleri de, boşanmak isteyen kadının önünde duran en önemli çaresizlikti. Bugün ise anne babalar çocuklarına "en ufak bir sıkıntıda bırak gel, kapımız sana sonuna kadar açıktır" gibi söylemleri boşanmaları tetikliyor.

Ayrıca günümüzde "sadece boşanan ben miyim" ya da "tek boşanan sen değilsin" algısı boşanmaları normal göstermekte.

Eskiden eşler "her şey çocuklarım için" diyerek bir birlerine katlanıyorlardı. Şimdi ise "herkesin çocuğu nasıl oluyorsa, bizimki de öyle olsun" anlayışı ile hareket ediyorlar. Yani boşanmanın önündeki en büyük engel ya da sebep olarak görülen çocuklarda, maalesef günümüzde boşanmaları durduramamaktadır.

Sosyal medya ve aldatmaların görünür olması; Sosyal medya kullanımının artması ile eşlerin birbirine karşı güvensizlik yaşaması ve aldatma vakalarının kolaylaşması evlilikleri olumsuz etkilemektedir. Eskiden ailelerde eşler arasında aldatma vakaları şimdiki kadar yaygın değil ya da olsa bile bilinmiyordu. Günümüz de ise, sosyal medya üzerinden eşlerin birbirini aldatmaları daha kolay hâle geldi. İnsanlar ellerinin altında cep telefonları ile yedi yirmi dört "dijital alemlere" akabiliyorlar. Eskiden ayıp sayıldığı ve kendi çevresinden biri ile görülme ihtimali daha fazla olduğu için insanlar, hâl ve hareketlerine daha çok dikkat ederlerdi. Günümüzde ise dijital platformlar aracılığıyla uzak mekanlardaki insanlarla etkileşim kurabilmek kolaylaştı. Aldatmalar ulusal hatta uluslararası boyuta taşındı.

Tüketim kültürü ve tahammülsüzlük anlayışı; Modern çağın getirdiği "kolay tüketim" anlayışı sadece ekonomik durumları değil, insan ilişkilerine de yansımakta, çiftler en ufak  problemlerde çözüm aramak yerine ayrılmayı daha hızlı bir çıkış yolu olarak görmektedir. Toplumsal hayat içerisinde sadece, trafikte, işyerinde, birbirini tanımayan insanlar değil, aynı evde birbirini tanıyan hatta evli olan insanlarda birbirine tahammül edemez hâle geldiler. Toplumlarda yerleşen bu "tahammülsüzlük kültürü" en ufak bir anlaşmazlıkta, evlilikleri bitirme noktasına getirmektedir. Tüketim kültürünün oluşmasında televizyonlardaki dizi ve filmlerin etkisi azımsanmayacak kadar fazladır. Öyleki bu dizi ve filmlerde sınırsız bir tüketim anlayışı sergilenmekte, âdeta "hayat sadece tüketimden ibaret" algısı oluşturulmaktadır.

Bu başlıca sebeplerin yanında özel ve farklı sebeplerden dolayı da boşanmalar görülebilir. Fakat yapılan araştırmalar; özellikle evliliğin ilk 5 yılında istatistiksel olarak, bu sebeplerin daha yoğun olarak görüldüğü ve boşanmaların bu dönemde daha fazla arttığını göstermektedir. 

Habere ifade bırak !
Haberle İlişkili Makale
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve davrazhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.