Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Suyun Akışının Tersine Yüzmek!
Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Suyun Akışının Tersine Yüzmek!
Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Suyun Akışının Tersine Yüzmek!
Akademisyen/Sosyolog Ahmet Aydın: Suyun Akışının Tersine Yüzmek!
Yüzmek zordur, hele hele suyun akış yönünün tersine yüzmek daha da zordur. Durgun sularda ya da suyun akış yönüne yüzmek, kulaç atarak ilerleyebilmek; özellikle yüzmeyi bilenler açısından çok kolaydır. Fakat dalgalı denizlerde ya da akarsuyun tersine yüzmek, "benim diyen" yüzücüler açısından bile çok zordur.
Suyun tersine yüzebilmek için, "inci kefali" olmak gerekir. Dünyada sadece Van Gölü’nde yaşayan ve üreme döneminde "suyun akışının tersine yüzerek" tatlı sulara göç eden inci kefalinin engel tanımayan "muhteşem yolculuğu", aslında insanların hayat yolculukları için güzel bir örnektir. Çünkü insanoğlunun hayat yolculuğu da kolay değildir. Hele hele etrafta, bunca; çıkarcı, menfaat perest, kendinden başka kimseyi düşünmeyen, kazanmak için her şeyi mübah gören insanların olduğu bir toplulukta; dürüst, erdemli, omurgalı ve başkalarının hakkını gözeten bir insanın yolculuğu hiç kolay değildir.
Bu yolculukta balıklar; kaçak avcılarla uğraşmanın yanı sıra martı, yılan ve kaplumbağalarla da mücadele ediyorlar. Bununla da kalmıyor bazen yağışların az olması nedeniyle, debisi düşen akarsulara göç eden inci kefalleri, kuraklıkla da mücadele etmek zorunda kalıyorlar. İnci kefalleri bu zorlu yolculukta, göç süresince martılarla ve yılanlarla mücadele ediyor ve bunların hepsini yeniyor. Ancak inci kefalinin yenemediği tek bir canlı var. O da "kaçak avcılar" olan insanoğlu. Bu durumda bize gösteriyor ki, bugün yeryüzünde en tehlikeli canlı "eğitilmemiş", "terbiye edilmemiş" insandır.
İnci kefalleri gerektiğinde gölde 100 kilometreye yakın yol kat ediyorlar. Daha sonra "üremek" için gireceği derenin ağzına geliyor ve buradan akarsuyun yaklaşık 23 kilometre kadar yukarılarına göç yolculuğunu gerçekleştiriyor. Üremek için dereye girdiği zaman inci kefalinin aklında tek bir düşünce var. Neslini devam ettirebilmek için, yumurtalarını uygun yerlere bırakabilmek.Yani 100 binlerce yıllık bir sorumluluk onun omuzlarındadır. Bu sorumlulukla beraber akarsulara giriyor. Aklında bu düşünce olduğu için inci kefali iki hafta boyunca hiçbir şekilde yem almıyor. Bütün enerjisini kas dokularından karşılıyor.
Toplum kurallarına meydan okumak, kalabalıklara karşı yol almak, zorluklara rağmen kendi yolundan gitmek zordur. Kolay olan ise, herkesin yaptığını yapmak ve aynı yöne doğru yol almaktır. “Herkesin râzı olduğu bir haksızlığa isyan etmek, kolay değildir.” der İsmet Özel
Çünkü kalabalığın sessizliği, çoğu zaman bireyin cesaretini boğar ve kırar. Bir yanlış söz ya da davranış, çoğunluk tarafından kabul görünce doğruya benzemeye başlar. Burada
"alışkanlıklarla meşrulaştırılmış bir kötülük", zamanla norm haline gelir ve insanlar tarafından benimsenir. Ve işte asıl orada başlar "erdemli" insanın yalnızlığı.
Herkesin sustuğu bir yerde, hakkı konuşabilmek cesaret ister.
Herkesin razı olduğu bir düzende “ben buna razı değilim” diyebilmek, görmezden gelinenin karşısında dimdik durmak; bedel ister, inanç ister, azim ister, karekter ister, içten bir isyan ve omurgalı bir şekilde kararlı bir duruş ister.
Günümüzde maalesef kalabalıkların sürüklediği yöne doğru gitmeyenler, çoğu zaman garip, aykırı, hatta tehlikeli ilan edilirler. Oysa tarih, hakikatin sırtını; kalabalıklara değil, direnen bir avuç insana yasladığını tekrar tekrar göstermiştir. Çünkü neticede yolun sonunda, kazananlar "kalabalıklar" değil, "hakikati haykıranlar" olmuştur.
Peygamber Efendimiz ilk vahiy geldiğinde ve bunu insanlara anlatmaya çalıştığında, tek başınaydı. Öyleki, en yakınları bile yalnız bırakmışlardı. Sadece inkâr değil, onlarca eziyet, taşlanma, hatta üzerine pislik atılmasına varana kadar işkencelere maruz bırakmışlardı. Neticede bunlarla yıldıramayacaklarını anlayınca, bu defa da Peygamberimize, bu fikirlerinden vaz geçmesi için, dünyalık makamlar, mevkiler ve paralar teklif ettiler. Nitekim Peygamberimiz, âdeta önüne serilen, onlarca imkâna rağmen, hak mücadelesinden bir an bile vaz geçmedi.
Doğru bildiğin yolda yürümek, çoğu zaman kalabalıklara karşı yürümeyi ve anlaşılmamayı göze almak demektir. Bugün herkesin farklı yönlere savrulduğu bir dünyada, kendi inandığın değerler uğruna dimdik yürümek; hem cesaretinin hem de karakterinin göstergesidir.
Bu yolculuk kolay değildir. Yollarda çiçeklerle bezenmiş değil. Eleştirenler, engelleyenler, karşı olanlar ve şüpheyle bakanlarla doludur. Ama insan, iç sesiyle barışık yaşamak istiyorsa, başkalarının onayını değil, kendi vicdanının sesini seçmelidir. Çünkü gerçekten doğru olanı bilip de onun peşinden gitmemek, insanı zamanla kendine yabancılaştırır.
Unutma, haklı olmak hemen anlaşılmaz. Ama sabırla, azimle ve temiz bir niyetle yürüdüğünde; zaman, seni haklı çıkarır.
Adaletsizliğe ve haksızlığa itiraz etmek için, bunu gören, duyan ve bilen bir kişinin varlığı yeterlidir. Ama o itirazın sesi, çoğu zaman en gür sessizlikte boğulur. Çünkü herkesin razı olduğu bir yanlışa karşı durmak, sadece doğru bilinen yanlışı değil, dogmaları ve alışılmışı da reddetmektir.
Ve ne acıdır ki… Bazen hakikati savunmak için, önce yalnız kalmaya razı olmak gerekir. Kalabalıklar içerisinde yalnız kalmanın bir bedeli vardır. Bu kendinden vazgeçebilmenin, kendi içerinde yok olabilmenin sessiz bir bedelidir.
İnsan bazen kırılarak değil, içinde yaşadığı çevreye alışarak kaybolur. Önce bazı sözlerini yutkunarak içinde tutar, susar. Sonra bazı düşüncelerini söylememeyi öğrenir. Belli bir süre sonra ise hislerini bile gizlemeye başlar.
Çünkü içinde yaşadığımız çağda, insanlar farklı olanı anlamaya değil; kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. Âdeta herkes birbirine benzesin isteniyor. Aynı düşünsün, aynı konuşsun, aynı tepkileri versin. Ya da sussun...
Bu çağda; sessiz olana “olgun”, itaat edene “uyumlu”, vazgeçene ise “akıllı” deniliyor. Oysa insanı insan yapan şey, biraz da kendi hakikatini taşıyabilmesi ve yaşayabilmesidir.
Bunu başaramayan insan, bir noktadan sonra, kabul görmek uğruna kendinden vererek, kendini eksiltmeye başlıyor. Eksilen insan da zamanla tükeniyor. Tükenen insan yozlaşma içerisinde, toplumsal çürümenin bir parçası hâline geliyor.
Sesini alçaltıyor, itirazını gizliyor, ruhunu törpülüyor. Değerlerinden ve düşüncelerinden uzaklaşıyor bir bir...
Ve en tehlikelisi şu oluyor, başkalarına benzemeye çalışırken, aynaya baktığında kendinden uzaklaşıyor ve kendini tanıyamaz hale geliyor. Tam bir kimlik bunalımı yaşıyor insan.
Herkes tarafından sevilmek için yaşayan biri, en sonunda kendine yabancılaşır. Çünkü ruh; sürekli eğilen bir bedenin olduğu yerde dimdik ayakta kalamaz.
Bazen insanın yapması gereken şey, anlaşılmak değil; kendisi olarak kalabilmektir. Kalabalığın onayını değil, vicdanının sessiz huzurunu koruyabilmektir. Çünkü insan, en çok da kendi olmaktan vazgeçtiğinde kaybeder. Yalnızlık, insanın kendisiyle baş başa kalmasıdır. Kendini terk eden ise, tek başına kalır. Herkesin yanlışı alkışladığı bir yerde, yalnız kalmak bir kayıp değil, kazançtır erdemli bir insan için.
Omurgalı ve karakteri oturmuş erdemli dediğin insan;
Mahallede herkes kalabalıkların peşinden giderken, o yalnız da kalsa tek başına yürüyen kişidir. Öyle herkes gibi sürü psikolojisiyle hareket etmez.
Özgürlüğüne de aşırı düşkündür; üstüne fazla gidildi mi, sıkıştırıldı mı hemen mesafe koyar. Bu kötü niyetinden değil, karakterinden kaynaklanır.
Adaletsizliğe gelemez, haksızlık gördü mü susmaz. Bazen inatçı, bazen deli dolu, bazen de çözülmesi zor bir bilmece gibidir.
Peki asıl kaybeden kim?
Elmas yere düşünce değeri de düşmez...Sadece onu yere düşüren, elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir...
Aslında hayatta tam da böyledir...
Birileri seni görmedi diye, sen değersiz olmazsın...
Birileri kıymetini bilmedi diye, sen eksilmezsin...
Birileri seni kaybetti diye, sen kaybetmiş olmazsın...
Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağındır...
Önemli olan sen geçmişe takılıp kalma. Yürürken dikiz aynalarına bakmayı bırak önüne bak. Sen sadece kendi yoluna odaklan.
Kontrol edebildiklerini düzelt...Değiştirebildiğini değiştir.
Gerisini her şeyin hâkimi olan Allah'a havale et. Çünkü "O herşeye şahittir"(ayet)
Vekili insan değil de, Allah olanın ne hakkı kimsede kalır, ne de ahı yerde kalır.
Yalnızım, diye düşünme...aksine kendimle vakit geçiriyorum, kendime zaman ayırıyorum diye düşün...Herkes gül peşinde koşarken, kırda papatyayı fark edenlerin hikâyesi başkadır.
Bazen kayıp sandığın şey, asIında seni yanlış yerde tutan bağın kopup oradan uzaklaştırmasıdır. Ve bunu sen zaman geçince daha net anlarsın; buna inanki "kaybeden" sen değilsin.
Asıl kaybeden, elindeki elmasın kıymetini bilmeyip de yere düşürenlerdir.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



