Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Hayrat Yardım
Ahmet Aydın
Köşe Yazarı
Ahmet Aydın
 

Makam mı? İnsan Kalmak mı?

Bu ülkede makam sahibi olmak kolay, insan olarak kalmak zor.  Bir çok makam sahibi iyi niyetle çalışır, yapılması gereken rutin işlerini yapar. Fakat, korumasız, uyarısız, ortalığı telaşa vermeden, vatandaşa bağırmadan anlamaya çalışan, devletle vatandaş arasına koruma duvarı ördürmeden ya da barikat kurdurmadan hizmet eden, makamların aslında devletin şefkat eli olduğunu hissettiren, mütevazi makam sahibi çok azdır.  Çünkü, insanoğlu rahata, gösterişe ve alkışa çok kolay alışıyor. Zaman içerisinde övgüler, kendisine makamdan kaynaklanan imtiyazlar, "biz bu durumlara alışık değiliz, bize göre değil buralar" diyenler bile, çok çabuk uyum sağlıyorlar;zahmetsiz, her şeyin ayaklarına serildiği, gittiği her yerde sıradan vatandaşa kapalı kapıların, kendilerine ardına kadar açıldığı, her türlü izzet ve ikramın sunulduğu yeni hayatlarına. Netice itibariyle makam, insanı yavaş yavaş kendinden, öz benliğinden, insani değerlerinden koparıyor ve insanı bambaşka biri yapıyor. Korumalar çoğalıyor, mesafeler açılıyor, yollar kapanıyor belli bir süre sonra ise devlet ile millet arasında görünmez bir duvar örülüyor. Çoğunlukla; o sade ve sıradan insan gidiyor, yerine ulaşılması zor, konuşulması imkansız fil dişi kulelerinde yaşayan bir insan geliyor. Gücü kendinden olmayıp ta, gücünü oturduğu makamdan alan, devletin imkanlarını kendisi için kullanan insanlar ortaya çıkıyor.  İşte insan olmak, tam bu sırada kendini gösteriyor. Devlet ile millet arasındaki o duvarı yıkabilmekte, makamların toplumun içerisinde sanki gizlenmiş bir insan olduğunu hatırlayabilmekte. Herkes bir gün makam sahibi olabilir. Zamanı geldiğinde bir şekilde oluyor da. Atanıyorlar, makam arabalarına biniyorlar, odalarına giriyorlar, imzalarını atıyorlar, tebrik için gelenler, gidenler misafirlerini ağırlıyorlar. Yani devletin rutin işlerini bir şekilde yapıyorlar. Ama insan kalmak... işte o, her babayiğidin harcı değil. Çünkü, insan kalmak, makamın değil, devletin değil, otoritenin değil, karakterin işidir. İnsan kalmak, ünvanın değil, oturduğun koltuktan aldığın gücün değil, yüreğin işidir, kalbin işidir, gönülden gelen davranışın işidir. İnsan kalmak, Yunus'un deyimiyle "Yaratılanı severim, Yaratan'dan ötürü" diyebilmektir. İnsanları sosyo demografik, etnik, kültürel hiçbir ayrım yapmadan, ırkı, din, dil, mezhep, cinsiyet ayrımı yapmadan;her şeye rağmen sevebilmektir. Çünkü, maharet güzel olanı görebilmek, sevmenin sırrına erebilmektir.Vicdanının sesiyle hareket edip başta kendini yargılayamayan yöneticinin; adaletli olması mümkün değildir. Dilden dile dolaşan, gönüllere taht gurup yerleşen, zamanın efsane valisi merhum Recep Yazıcıoğlu gibi, makam sevdalısı değil, insan sevdalısı olup, Şeyh Edabali'nin yolundan giden "İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın " felsefesi ile görev yapan, devletin makamlarında oturan insanlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Çünkü, insan olmanın ve insani değerlerin bukadar yozlaştığı bir dünyada, örnek rol model olabilen yöneticilere şiddetle ihtiyacımız var. Devlette hizmet etmenin en önemli ayağı insana dokunmak olmalıdır. Sayıları çok az olsada, toplumla iç içe yaşayan, kendini toplumdan  soyutlamayan mevcut yöneticileri de, kaybetmeden, hayattayken değerlerini bilmemiz gerekiyor.  Bunun içindir ki, devletin makamlarında oturanlar, dört duvarlarla örülmüş, bürokrasinin içerisinde çepeçevre çevrelenmiş devletin değil, devleti oluşturan, devletin en önemli parçası olan milletin içinde durmalılar. Milletten aldıkları gücü, millete karşı değil, millet için kullanmalılar. Devletin kendilerine sunduğu imkanları, devletin asıl sahibi olan millet ile aralarına duvar örmek için değil,  devlet ile millet arasına köprü kurmak için kullanmalılar. Yani; korumasız, protokolsüz, gösterişten ve şatafattan uzak, sade bir vatandaş gibi. İnsanlar anlamalı ki, "asıl devlet, sade bir vatandaşmış, bizden biriymiş ve aramızda duruyormuş meğer" diyebilmeli. Makam sahibi değil, insan olabilmek; vatandaşın arasında, yeri geldiğinde soğuk bir hasırın üstünde namaz kılabilmek, yeri geldiğinde bir şehit cenazesinde yağan yağmurun altında şemsiyesiz durabilmek, yeri geldiğinde makam arabasına binmeden işine gidebilmek, yeri geldiğinde insanların arasında korumasız dolaşabilmek, yeri geldiğinde trafikte çakarsız ve eskortsuz ilerleyebilmektir. Çünkü makam odaları, makam koltukları, makam arabaları devlettir, bunları kullananlar insandır. Önemli olan, buralarda değişmeden, insan olarak kalabilmektir. Saygıdeğer Yöneticiler! Bulunduğunuz makâmın size, konfor değil, sorumluluk verdiğini; yönetici olmanın rahatlık değil, meşakkatli bir yolculuk olduğu bilincinde olmanız temennisiyle. Netice itibariyle, saygıdeğer yöneticiler! Makamınızla övünmeyin; belki oturduğunuz koltuğunuz hapishanenizdir.  
Ekleme Tarihi: 03 Şubat 2026 -Salı

Makam mı? İnsan Kalmak mı?

Bu ülkede makam sahibi olmak kolay, insan olarak kalmak zor. 

Bir çok makam sahibi iyi niyetle çalışır, yapılması gereken rutin işlerini yapar. Fakat, korumasız, uyarısız, ortalığı telaşa vermeden, vatandaşa bağırmadan anlamaya çalışan, devletle vatandaş arasına koruma duvarı ördürmeden ya da barikat kurdurmadan hizmet eden, makamların aslında devletin şefkat eli olduğunu hissettiren, mütevazi makam sahibi çok azdır. 

Çünkü, insanoğlu rahata, gösterişe ve alkışa çok kolay alışıyor. Zaman içerisinde övgüler, kendisine makamdan kaynaklanan imtiyazlar, "biz bu durumlara alışık değiliz, bize göre değil buralar" diyenler bile, çok çabuk uyum sağlıyorlar;zahmetsiz, her şeyin ayaklarına serildiği, gittiği her yerde sıradan vatandaşa kapalı kapıların, kendilerine ardına kadar açıldığı, her türlü izzet ve ikramın sunulduğu yeni hayatlarına.

Netice itibariyle makam, insanı yavaş yavaş kendinden, öz benliğinden, insani değerlerinden koparıyor ve insanı bambaşka biri yapıyor. Korumalar çoğalıyor, mesafeler açılıyor, yollar kapanıyor belli bir süre sonra ise devlet ile millet arasında görünmez bir duvar örülüyor. Çoğunlukla; o sade ve sıradan insan gidiyor, yerine ulaşılması zor, konuşulması imkansız fil dişi kulelerinde yaşayan bir insan geliyor. Gücü kendinden olmayıp ta, gücünü oturduğu makamdan alan, devletin imkanlarını kendisi için kullanan insanlar ortaya çıkıyor. 

İşte insan olmak, tam bu sırada kendini gösteriyor. Devlet ile millet arasındaki o duvarı yıkabilmekte, makamların toplumun içerisinde sanki gizlenmiş bir insan olduğunu hatırlayabilmekte. Herkes bir gün makam sahibi olabilir. Zamanı geldiğinde bir şekilde oluyor da. Atanıyorlar, makam arabalarına biniyorlar, odalarına giriyorlar, imzalarını atıyorlar, tebrik için gelenler, gidenler misafirlerini ağırlıyorlar. Yani devletin rutin işlerini bir şekilde yapıyorlar.

Ama insan kalmak... işte o, her babayiğidin harcı değil. Çünkü, insan kalmak, makamın değil, devletin değil, otoritenin değil, karakterin işidir. İnsan kalmak, ünvanın değil, oturduğun koltuktan aldığın gücün değil, yüreğin işidir, kalbin işidir, gönülden gelen davranışın işidir. İnsan kalmak, Yunus'un deyimiyle "Yaratılanı severim, Yaratan'dan ötürü" diyebilmektir. İnsanları sosyo demografik, etnik, kültürel hiçbir ayrım yapmadan, ırkı, din, dil, mezhep, cinsiyet ayrımı yapmadan;her şeye rağmen sevebilmektir. Çünkü, maharet güzel olanı görebilmek, sevmenin sırrına erebilmektir.Vicdanının sesiyle hareket edip başta kendini yargılayamayan yöneticinin; adaletli olması mümkün değildir.

Dilden dile dolaşan, gönüllere taht gurup yerleşen, zamanın efsane valisi merhum Recep Yazıcıoğlu gibi, makam sevdalısı değil, insan sevdalısı olup, Şeyh Edabali'nin yolundan giden "İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın " felsefesi ile görev yapan, devletin makamlarında oturan insanlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Çünkü, insan olmanın ve insani değerlerin bukadar yozlaştığı bir dünyada, örnek rol model olabilen yöneticilere şiddetle ihtiyacımız var. Devlette hizmet etmenin en önemli ayağı insana dokunmak olmalıdır. Sayıları çok az olsada, toplumla iç içe yaşayan, kendini toplumdan  soyutlamayan mevcut yöneticileri de, kaybetmeden, hayattayken değerlerini bilmemiz gerekiyor. 

Bunun içindir ki, devletin makamlarında oturanlar, dört duvarlarla örülmüş, bürokrasinin içerisinde çepeçevre çevrelenmiş devletin değil, devleti oluşturan, devletin en önemli parçası olan milletin içinde durmalılar. Milletten aldıkları gücü, millete karşı değil, millet için kullanmalılar. Devletin kendilerine sunduğu imkanları, devletin asıl sahibi olan millet ile aralarına duvar örmek için değil,  devlet ile millet arasına köprü kurmak için kullanmalılar.

Yani; korumasız, protokolsüz, gösterişten ve şatafattan uzak, sade bir vatandaş gibi. İnsanlar anlamalı ki, "asıl devlet, sade bir vatandaşmış, bizden biriymiş ve aramızda duruyormuş meğer" diyebilmeli.

Makam sahibi değil, insan olabilmek; vatandaşın arasında, yeri geldiğinde soğuk bir hasırın üstünde namaz kılabilmek, yeri geldiğinde bir şehit cenazesinde yağan yağmurun altında şemsiyesiz durabilmek, yeri geldiğinde makam arabasına binmeden işine gidebilmek, yeri geldiğinde insanların arasında korumasız dolaşabilmek, yeri geldiğinde trafikte çakarsız ve eskortsuz ilerleyebilmektir. Çünkü makam odaları, makam koltukları, makam arabaları devlettir, bunları kullananlar insandır. Önemli olan, buralarda değişmeden, insan olarak kalabilmektir.

Saygıdeğer Yöneticiler!

Bulunduğunuz makâmın size, konfor değil, sorumluluk verdiğini; yönetici olmanın rahatlık değil, meşakkatli bir yolculuk olduğu bilincinde olmanız temennisiyle.

Netice itibariyle, saygıdeğer yöneticiler! Makamınızla övünmeyin; belki oturduğunuz koltuğunuz hapishanenizdir.
 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve davrazhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.