Bireysel ahlâk'ın zedelendiği, toplumsal ilişkilerin çürümeye başladığı bir toplumda, meslek ahlakı'da maalesef bu çürümeden nasibini almaktadır. Öyleki, hangi meslek grubuna bakarsanız bakın, mesleki anlamda bir yozlaşma ve çürümenin her geçen gün artarak devam ettiğine şahit olmaktayız. Mutlaka mesleğini genel ahlâk kuralları içerisinde, mesleğinin olması gereken hakkını vererek, mesleğini yapan insanlar da var. Fakat, bunların sayısı o kadar azaldı ki, toplumda da görülmez hâle geldiler. Çünkü, kötülüklerin yayılma hızı, iyiliklerin görünmesini engellemektedir.
Bugüne geldiğimizde; bir fırıncının yaptığı ekmeği eksik tartmadığı ve hijyenik ortamlarda ürettiği, bir müteahhitin yaptığı inşaatlarda, çimentodan ve demirden çalmadığı, bir doktorun hastasını para kasası olarak görmediği, meslek ahlakının her şeyin önüne geçtiği bir ortama, her zamankinden daha muhtacız artık.
Başkasının acısına gösterdiği tepkiyi abartılı bulanlar; mevzu kendilerine gelince feryat figan ederek ortalığı ayağa kaldırıyorlar. Bugün başımızı iki elmizin arasına alıp, takkemizi önümüze koyup, oturup itiraf etmemiz gerekir kendimize. Liyakâtsizliğin ahlaksızlığın bir sonucu olduğunu konuşup, çözüm arayışları içerisinde olmamız gerekiyor. Özellikle, kendi oğlumuz, kendi kızımız ya da kendi akrabamız liyakati olmadan bir işe yerleşince "bizim iş görülsün de, başkası ne yaparsa yapsın" mantığından kurtulmadığımız sürece, aynı acıları aynı çürümeyi yaşamaya devam edeceğimizi unutmayalım. "Temsil yeteneği olmayanın, tebliğ yeteneği de olmaz" ilkesini, aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.
Herkesin değişim istediği, fakat; kimsenin kendini değiştirmek istemediği, böyle gelmiş böyle gidercilerin olduğu, aman dünyayı sen mi değiştireceksin diyen insanların yaşadığı bir toplumu değiştirmek, atomu parçalamaktan daha zordur. Düşüncelerini, değiştirmeyen insanlar, davranışlarını da değiştirmez. Değişmemiz gerekiyor dediğimiz hayatı, başkasının değişmesini bekleyerek değil, önce kendimizi değiştirerek işe başlamamız gerekiyor. Toplumumuzda, maalesef dürüst olanın saf, kurallara uyanın beceriksiz, hakkıyla bir yere gelmeye çalışanın enayi gözüyle değerlendirildiği, bu çarpık anlayışı ortadan kaldırmadan düzelmemiz mümkün değildir.
Çok çalışanın değil, yaptığı işi şova dönüştürenlerin, methedildiği bir dönemi yaşıyoruz. İşyerlerinde bazı insanlar çok çalışırken, bazıları ise bal yapmaz arı gibi dolaşıyorlar. Bu durum; çalışanın motivasyonunu düşürüyor, sistem, fedakarlığı cezalandırıyor, tembelliği görünmez biçimde ödüllendiriyor.
Liyakati "bizden olan kazansın da, kim olursa olsun" gibi Ortadoğu kültürü anlayışına kurban ettiğimizde, vasat olanların işbaşında olduğunu peşinen kabul etmiş oluruz. Böyle bir durumda da, değerler hiyerarşisi altüst olur. Bu altüst olma durumunda ise, kurnazlık zekâ, sadakat yetenek, yalakalık diplomasi gibi algılanır. Sonuç itibariyle, haksızlığın normalleştiği yerde, değer ölçüleri de bozulur haliyle. İltimas etmek bir hak, adam kayırmacılığı ise dostluk olarak görülmeye başlar. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde etrafımızdaki olaylara baktığımız zaman, öyle olduğunu da görüyoruz. Etraf samimiyetsiz, samimiyetlerle dolu.
Oysaki, bizim toplumsal geleneklerimizde, kadim medeniyet tasavvurumuzda liyakat, "hakkı, sahibine teslim etmek" demektir. Bu anlayış da, adalet terazisinin doğru işleyip adaletin tecelli etmesidir.
Devleti yöneten, devlet işlerinde söz sahibi olan, siyaset mekanizmasını inşa eden, toplum dediğimiz halk, sen, ben, o. Yani devleti meydana getiren temel unsurlar biziz. Biz neyi nasıl istiyorsak, aslında işlerin öyle geliştiğine şahit olmaktayız.
Çünkü, devlet dediğimiz soyut bir kavram. Yani, gökten zembille inmedi; devleti, senin vicdanın, benim adaletim, onun ahlâkı, bizim değer yargılarımız oluşturuyor.
Bir nevi, sokaktaki insanın, esnafın, öğretmenin, mühendisin, doktorun, yani toplumu oluşturan, insanların toplam ahlakının tezahür etmiş halidir.
Pınarın gözü bulanıksa, akarsuyun berrak olmasını bekleyemezsiniz. Düşüncelerimiz kirli, duygularımız hileli, adaletimiz şahsi ise, herşeyin yolunda olmasını beklemek çokta akla ve mantığa uygun görülmemektedir. Bu bağlamda, suçu sadece siyaset kurumuna atıp, kenara çekilmek sorunu çözmeye yaramıyor.Sorun olunca, en kolayı başkasını suclamak, kimse kendinde hata aramıyor. Öncelikle aynaya bakacağız ve kendimizle yüzleşeceğiz. Bu yüzleşmede, "benim adamım" anlayışını, "benim işim görülsün de gerisi önemli değil" çıkarcılığını düşünce yapımızdan kaldırmadığımız sürece, sıradanlık kaderimiz olmaya devam eder.
Vicdanının sesiyle kendini yargılayamayan birinin; adaletle hüküm vermesi mümkün değildir. Şunu da unutmamamız gerekir ki, işimizi temiz ve iyi yaptığımız zaman; alnımız açık, başımız hep dik yürürüz.

