Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Hayrat Yardım
Ahmet Aydın
Köşe Yazarı
Ahmet Aydın
 

Sesimi Duyan Var Mı?

Yaşanılan depremlerden sonra depremin sosyolojik anatomisi Deprem sadece jeolojik bir olay değil, sosyolojik ve psikolojik boyutları da olan çok boyutlu bir afettir. Öyleki deprem, insan ve toplumları;sosyal, ekonomik, kültürel açıdan olumsuz etkiliyor. Depremzedelerde travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, anksiyete ve çaresizlik gibi, fiziksel ve ruhsal problemlerin görülmesi kaçınılmaz hâle geliyor. 6 Şubat 2023’deki Kahramanmaraş merkezli depremlerin üzerinden üç yıl geçti. 50 binin üzerinde vatandaşımız vefat etti, binlercesi de yaralandı. Depremlerin üçüncü yıl dönümünde vefat edenlere Allah'tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı dilerken, deprem nedeniyle yaralanarak engelli kalanlara da acil şifalar diliyorum. Sesimi duyan var mı? ifadesi iki anlam içeriyor.. Biri, depremde enkaz altında kalanların çığlığının sembolü haline gelmesi, diğeri ise depremin üçüncü yıl dönümünde afeti unutmadığımızın ve depremlerin sürekli olarak yaşanabileceğini hatırlatmak amacı taşımaktadır. Türkiye’nin bir deprem kuşağında olması gerçeğini aklımızdan çıkarmadan hayat alanlarımızı ona göre oluşturmamız gerekiyor. Ayrıca "deprem öldürmez, çürük yapılar öldürür" sözünü de aklımızdan bir an olsun çıkarmamamız gerekiyor. Sosyolojideki “risk toplumu” teorisine göre; deprem, sel, yangın vb. felaketlerin her an olabileceği ve toplumların bu gerçeklerle yaşamaları bilinci içerisinde olması gerektiği vurgulanır. Deprem sonucunda oluşan Sosyopsikolojik travma Kış mevsiminin en soğuk ve karlı günlerinde, Sabaha karşı herkes uykusunda iken Saat.04.17’de yaşanan 6 Şubat depremi sonrası evleri yıkılmayan ve hayatta kalabilenler, üstlerinde ne varsa ve ayakları çıplak, karla kaplı sokaklara çıktılar. Karanlık ve soğuk bir havada, karın üzerinde, çaresizce beklemek ve çevrede çöken binaların yıkılışına şahit olmanın verdiği şoku kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Hem enkaz altında kalanlar ve hem de dışarda soğukta bekleyenler, sürekli ambulans ve itfaiyenin siren sesleri eşliğinde, ortaya çıkan kargaşa ve uzunca bir süre, bir şey yapamamanın verdiği çaresizlikle beklemek, geçmek bilmeyen dakika ve saatler. Depremi bizzat yaşayanların, depremi nasıl tasvir ettikleri ile ilgili yapılan toplumsal araştırmalarda, depremzedelerin büyük bir çoğunluğunun kıyamet benzetmesi yaptığına şahit olunuyor. Bir dakikada bütün varlığını kaybeden, gözleri önünde o koskoca apartmanların yıkıldığı, çaresiz, kimsesiz, umutsuz kalınan, bir nevi hayatın ve dünyanın sonunu simgeleyen bu durum, "kıyamet" ifadesinden başka bir kelime ile anlatılamazdı zaten. Sadece mallarını değil, ailesini, akrabalarını, arkadaşlarını ve sevdiklerini kaybetmenin, evsiz barksız kalmanın kıyamet gününü çağrıştırması doğal bir durumdur. Alıştığı güvenli yaşam tarzından, içinde bulunduğu konfor alanından bir anda kopan bireyler ve toplumlar doğal olarak şok ve travma yaşarlar. İşinden, ailesinden, komşularından ayrı kalan ve gündelik hayat pratikleri değişen bireyler, sosyolojik travma yaşar. İnsan sosyal bir varlık olduğu için, sosyal çevresi ile var olur. Sosyal sermaye ve sosyal ilişki ağı insana güvenli bir yaşam sunar. Deprem ile sosyal sermayesi yara alan bireyler, sosyolojik açıdan güvensizlik, anlamsızlık içerisinde, sosyolojik bir sorun olan anomi ile karşı karşıya kalır ve kendine karşı bir yabancılaşma yaşarlar. Çünkü, güvendikleri toprak ayaklarının altından kaymıştır ve  evleri başlarına yıkılmıştır. Böyle bir durumda, hiçbir şeyin anlamı yoktur. Depremzedeler için hayatın bir anlamı kalmamıştır. Yıllardır birikim yaparak sahip oldukları evleri ve eşyaları enkaz altında kalmıştır ya da kurtarabildikleri eşyalarını koyacakları bir mekân bulma sorunu yaşamaktadırlar. Birde kaos ortamlarından beslenen, doğal afetleri fırsata çevirmeye çalışan, fırsatçılarla karşı karşıya geldiklerinde, her şeye ve herkese karşı güvensizlik duygusu yaşamaktadırlar. Yaşanılan depremlere Kent Sosyolojisi penceresinden baktığımızda, kentlerin dağ eteklerine kurulması hem depreme karşı sağlam alanlar olması, hem de, verimli tarım arazilerinin sadece tarım için kullanılması açısından büyük önem taşıyor. Zira tarım arazileri yumuşak zemin olduğu için sıvılaşmaya neden olabiliyor, oluşan bu sıvılaşma da, deprem anında üzerindeki binaların yıkılması kaçınılmaz oluyor. Yapılan çalışmalarda depremzedeler, yıkılan binaların sorumlusu veya suçlusu olarak hem belediyeleri hem de müteahhitleri görüyorlar. Vatandaşların ifadelerinde en fazla ön plana çıkan hususlar, kalitesiz malzeme kullanımı, binaların yapıldığı zeminin uygun olmaması, yeterli denetimlerin yapılmaması ve yeterli donanıma sahip olmayan kişilerin müteahhitlik yapması olarak sıralanıyor. Türkiye toplum yapısının sosyolojik boyutuna bakıldığında; ister yerel yönetimlerde isterse merkezi yönetimde olsun iktidara gelen siyasi kadrolar kendi yandaşlarını istihdam ediyor, bu durumda denetimleri zayıflatıyor, işlemez hâle getiriyor. Bu adamcılık anlayışı;Türk toplum yapısında problem oluşturuyor, zira birbirini tanıyan ve kollayan görevliler, var olan kanunları tam olarak uygulayamıyor. Müteahhitler, belediyeden imar iznini alsalar bile, binaların yapım aşamasının her kademesinde, belediyelerin, yapıları sıkı bir şekilde denetlemesi gerekliliği acı bir şekilde görülüyor. Deprem sonrası oluşan kaotik ortam... Depremler doğal olarak iç ve dış göçleri de beraberinde getiriyor. Ayrıca, hırsızlık başta olmak üzere, suç oranlarında artışa, ailelerin parçalanmasına, ekonomik krizlere yol açıyor. Dezavantajlı grupların hayata tutunmasında ciddi sorunlar yaşanabiliyor. Depremden sonra deprem bölgelerinden başka kentlere göçler yaşanırken, deprem bölgelerine de dışardan özellikle inşaat sektöründe çalışmak üzere yoğun göç sirkülasyonu yaşanıyor. Ucuz işgücü oldukları için inşaat sektöründe özellikle Suriyeli göçmenler çalışıyor. Bu durumda doğal olarak, deprem bölgelerinin nüfus yapısında sosyo demografik açıdan önemli değişimlerin yaşanmasına sebep olmaktadır. Sadece deprem bölgelerinde değil, depremden dolayı, depremin yaşanmadığı diğer illere göç eden, depremzedeler gittikleri bölgelerde de demografik yapı üzerinde önemli değişikliklere sebep olmaktadır. Yani özellikle 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli iki depremde, sadece depremi hisseden 11 ilimizi değil, nüfus hareketliliği nedeniyle 81 ilimizi, hem ekonomik hem de kültürel açıdan etkilemiştir. Depremin Ailelere Etkisi Ailedeki can kayıpları ve depremden dolayı farklı şehirlere göç eden aile bireyleri bağlamında “parçalanmış aile” oranları artıyor. Ailede özellikle çocuklar, yaşlılar ve engelliler depremden olumsuz olarak enfazla etkilenmişlerdir. Depremi yaşayan bireylerin psikolojik olarak verdiği tepkiler; ya kaçarlar, ya savaşırlar ya da oldukları yerde donar kalırlar. Bu durum çocuklarda çoğunlukla donma, yani hiçbir tepki vermeden sessiz kalma şeklinde görülüyor. Deprem travması sonrası yas tutmak doğaldır, ağlamak ayıp değil, belki de doğal bir ihtiyaçtan kaynaklanır. Yaşanılan travma sonrası içinde bulunulan kaygı durumundan kurtulmanın en önemli unsuru, aile birlikteliği ve dayanışmasıdır. Birbirine yaslanan aile bireyleri sevgi, güven ve dayanışma ile hayata tutunurlar. Çözüm; düşünce yapımızı değiştirmekte Sonuç olarak Amerika’yı bir daha, bir daha yeniden keşfetmeye gerek yok. Nasıl ki, Erzincan'da yaşanan depremlerden sonra az katlı yatay mimari bir yapılaşma ile yeni bir şehir kurulmuşsa, bugün hiç vakit kaybetmeden “yeni kentleşme ve yatay mimari tarzına” geçmek zorundayız. Türkiye'de, inşaat sektörü içerisindeki, bazı firmalar, kalitesiz ve sağlam olmayan beton yığınlarından oluşan gökdelenler yapmayı gelişme olarak görüp kendini kandırıyor olsalarda, her yaşanan olumsuzluktan bir ders çıkarmak zorundalar. Bu konuda sadece hukuki anlamda yasalar ve yönetmelikler çıkarmakla sorun çözülmüyor. Önce toplumsal sosyolojik algımızı düzeltmemiz, zihniyetimizi değiştirip dönüştürmemiz gerekiyor. Meslek ahlâkı ve sorumluluk bilincimizi geliştirmek, insana saygı ve değer vermek önceliğimiz olmalı. Şeyh Edebâli'nin ifadesiyle "İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın" felsefesini hayatımıza rehber etmemiz gerekiyor. Değişim içeriden dışarıya doğru gerçekleşir. Hiç vakit kaybetmeden, işe önce kendimizi değiştirmekle başlamamız gerekiyor. Netice itibariyle, "Sesimi duyan var mı?".....  
Ekleme Tarihi: 09 Şubat 2026 -Pazartesi

Sesimi Duyan Var Mı?

Yaşanılan depremlerden sonra depremin sosyolojik anatomisi

Deprem sadece jeolojik bir olay değil, sosyolojik ve psikolojik boyutları da olan çok boyutlu bir afettir. Öyleki deprem, insan ve toplumları;sosyal, ekonomik, kültürel açıdan olumsuz etkiliyor. Depremzedelerde travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, anksiyete ve çaresizlik gibi, fiziksel ve ruhsal problemlerin görülmesi kaçınılmaz hâle geliyor.

6 Şubat 2023’deki Kahramanmaraş merkezli depremlerin üzerinden üç yıl geçti. 50 binin üzerinde vatandaşımız vefat etti, binlercesi de yaralandı. Depremlerin üçüncü yıl dönümünde vefat edenlere Allah'tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı dilerken, deprem nedeniyle yaralanarak engelli kalanlara da acil şifalar diliyorum.

Sesimi duyan var mı? ifadesi iki anlam içeriyor..

Biri, depremde enkaz altında kalanların çığlığının sembolü haline gelmesi, diğeri ise depremin üçüncü yıl dönümünde afeti unutmadığımızın ve depremlerin sürekli olarak yaşanabileceğini hatırlatmak amacı taşımaktadır.

Türkiye’nin bir deprem kuşağında olması gerçeğini aklımızdan çıkarmadan hayat alanlarımızı ona göre oluşturmamız gerekiyor. Ayrıca "deprem öldürmez, çürük yapılar öldürür" sözünü de aklımızdan bir an olsun çıkarmamamız gerekiyor.

Sosyolojideki “risk toplumu” teorisine göre; deprem, sel, yangın vb. felaketlerin her an olabileceği ve toplumların bu gerçeklerle yaşamaları bilinci içerisinde olması gerektiği vurgulanır.

Deprem sonucunda oluşan Sosyopsikolojik travma

Kış mevsiminin en soğuk ve karlı günlerinde, Sabaha karşı herkes uykusunda iken Saat.04.17’de yaşanan 6 Şubat depremi sonrası evleri yıkılmayan ve hayatta kalabilenler, üstlerinde ne varsa ve ayakları çıplak, karla kaplı sokaklara çıktılar. Karanlık ve soğuk bir havada, karın üzerinde, çaresizce beklemek ve çevrede çöken binaların yıkılışına şahit olmanın verdiği şoku kelimelerle ifade etmek mümkün değil.

Hem enkaz altında kalanlar ve hem de dışarda soğukta bekleyenler, sürekli ambulans ve itfaiyenin siren sesleri eşliğinde, ortaya çıkan kargaşa ve uzunca bir süre, bir şey yapamamanın verdiği çaresizlikle beklemek, geçmek bilmeyen dakika ve saatler.

Depremi bizzat yaşayanların, depremi nasıl tasvir ettikleri ile ilgili yapılan toplumsal araştırmalarda, depremzedelerin büyük bir çoğunluğunun kıyamet benzetmesi yaptığına şahit olunuyor. Bir dakikada bütün varlığını kaybeden, gözleri önünde o koskoca apartmanların yıkıldığı, çaresiz, kimsesiz, umutsuz kalınan, bir nevi hayatın ve dünyanın sonunu simgeleyen bu durum, "kıyamet" ifadesinden başka bir kelime ile anlatılamazdı zaten. Sadece mallarını değil, ailesini, akrabalarını, arkadaşlarını ve sevdiklerini kaybetmenin, evsiz barksız kalmanın kıyamet gününü çağrıştırması doğal bir durumdur.

Alıştığı güvenli yaşam tarzından, içinde bulunduğu konfor alanından bir anda kopan bireyler ve toplumlar doğal olarak şok ve travma yaşarlar.

İşinden, ailesinden, komşularından ayrı kalan ve gündelik hayat pratikleri değişen bireyler, sosyolojik travma yaşar. İnsan sosyal bir varlık olduğu için, sosyal çevresi ile var olur. Sosyal sermaye ve sosyal ilişki ağı insana güvenli bir yaşam sunar. Deprem ile sosyal sermayesi yara alan bireyler, sosyolojik açıdan güvensizlik, anlamsızlık içerisinde, sosyolojik bir sorun olan anomi ile karşı karşıya kalır ve kendine karşı bir yabancılaşma yaşarlar. Çünkü, güvendikleri toprak ayaklarının altından kaymıştır ve  evleri başlarına yıkılmıştır. Böyle bir durumda, hiçbir şeyin anlamı yoktur. Depremzedeler için hayatın bir anlamı kalmamıştır. Yıllardır birikim yaparak sahip oldukları evleri ve eşyaları enkaz altında kalmıştır ya da kurtarabildikleri eşyalarını koyacakları bir mekân bulma sorunu yaşamaktadırlar. Birde kaos ortamlarından beslenen, doğal afetleri fırsata çevirmeye çalışan, fırsatçılarla karşı karşıya geldiklerinde, her şeye ve herkese karşı güvensizlik duygusu yaşamaktadırlar.

Yaşanılan depremlere Kent Sosyolojisi penceresinden baktığımızda, kentlerin dağ eteklerine kurulması hem depreme karşı sağlam alanlar olması, hem de, verimli tarım arazilerinin sadece tarım için kullanılması açısından büyük önem taşıyor. Zira tarım arazileri yumuşak zemin olduğu için sıvılaşmaya neden olabiliyor, oluşan bu sıvılaşma da, deprem anında üzerindeki binaların yıkılması kaçınılmaz oluyor.

Yapılan çalışmalarda depremzedeler, yıkılan binaların sorumlusu veya suçlusu olarak hem belediyeleri hem de müteahhitleri görüyorlar. Vatandaşların ifadelerinde en fazla ön plana çıkan hususlar, kalitesiz malzeme kullanımı, binaların yapıldığı zeminin uygun olmaması, yeterli denetimlerin yapılmaması ve yeterli donanıma sahip olmayan kişilerin müteahhitlik yapması olarak sıralanıyor.

Türkiye toplum yapısının sosyolojik boyutuna bakıldığında; ister yerel yönetimlerde isterse merkezi yönetimde olsun iktidara gelen siyasi kadrolar kendi yandaşlarını istihdam ediyor, bu durumda denetimleri zayıflatıyor, işlemez hâle getiriyor.

Bu adamcılık anlayışı;Türk toplum yapısında problem oluşturuyor, zira birbirini tanıyan ve kollayan görevliler, var olan kanunları tam olarak uygulayamıyor. Müteahhitler, belediyeden imar iznini alsalar bile, binaların yapım aşamasının her kademesinde, belediyelerin, yapıları sıkı bir şekilde denetlemesi gerekliliği acı bir şekilde görülüyor.

Deprem sonrası oluşan kaotik ortam...

Depremler doğal olarak iç ve dış göçleri de beraberinde getiriyor. Ayrıca, hırsızlık başta olmak üzere, suç oranlarında artışa, ailelerin parçalanmasına, ekonomik krizlere yol açıyor. Dezavantajlı grupların hayata tutunmasında ciddi sorunlar yaşanabiliyor.

Depremden sonra deprem bölgelerinden başka kentlere göçler yaşanırken, deprem bölgelerine de dışardan özellikle inşaat sektöründe çalışmak üzere yoğun göç sirkülasyonu yaşanıyor. Ucuz işgücü oldukları için inşaat sektöründe özellikle Suriyeli göçmenler çalışıyor. Bu durumda doğal olarak, deprem bölgelerinin nüfus yapısında sosyo demografik açıdan önemli değişimlerin yaşanmasına sebep olmaktadır. Sadece deprem bölgelerinde değil, depremden dolayı, depremin yaşanmadığı diğer illere göç eden, depremzedeler gittikleri bölgelerde de demografik yapı üzerinde önemli değişikliklere sebep olmaktadır. Yani özellikle 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli iki depremde, sadece depremi hisseden 11 ilimizi değil, nüfus hareketliliği nedeniyle 81 ilimizi, hem ekonomik hem de kültürel açıdan etkilemiştir.

Depremin Ailelere Etkisi

Ailedeki can kayıpları ve depremden dolayı farklı şehirlere göç eden aile bireyleri bağlamında “parçalanmış aile” oranları artıyor. Ailede özellikle çocuklar, yaşlılar ve engelliler depremden olumsuz olarak enfazla etkilenmişlerdir.

Depremi yaşayan bireylerin psikolojik olarak verdiği tepkiler; ya kaçarlar, ya savaşırlar ya da oldukları yerde donar kalırlar. Bu durum çocuklarda çoğunlukla donma, yani hiçbir tepki vermeden sessiz kalma şeklinde görülüyor. Deprem travması sonrası yas tutmak doğaldır, ağlamak ayıp değil, belki de doğal bir ihtiyaçtan kaynaklanır.

Yaşanılan travma sonrası içinde bulunulan kaygı durumundan kurtulmanın en önemli unsuru, aile birlikteliği ve dayanışmasıdır. Birbirine yaslanan aile bireyleri sevgi, güven ve dayanışma ile hayata tutunurlar.

Çözüm; düşünce yapımızı değiştirmekte

Sonuç olarak Amerika’yı bir daha, bir daha yeniden keşfetmeye gerek yok. Nasıl ki, Erzincan'da yaşanan depremlerden sonra az katlı yatay mimari bir yapılaşma ile yeni bir şehir kurulmuşsa, bugün hiç vakit kaybetmeden “yeni kentleşme ve yatay mimari tarzına” geçmek zorundayız. Türkiye'de, inşaat sektörü içerisindeki, bazı firmalar, kalitesiz ve sağlam olmayan beton yığınlarından oluşan gökdelenler yapmayı gelişme olarak görüp kendini kandırıyor olsalarda, her yaşanan olumsuzluktan bir ders çıkarmak zorundalar.

Bu konuda sadece hukuki anlamda yasalar ve yönetmelikler çıkarmakla sorun çözülmüyor.

Önce toplumsal sosyolojik algımızı düzeltmemiz, zihniyetimizi değiştirip dönüştürmemiz gerekiyor. Meslek ahlâkı ve sorumluluk bilincimizi geliştirmek, insana saygı ve değer vermek önceliğimiz olmalı. Şeyh Edebâli'nin ifadesiyle "İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın" felsefesini hayatımıza rehber etmemiz gerekiyor. Değişim içeriden dışarıya doğru gerçekleşir. Hiç vakit kaybetmeden, işe önce kendimizi değiştirmekle başlamamız gerekiyor.

Netice itibariyle, "Sesimi duyan var mı?".....

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve davrazhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.