Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Hayrat Yardım
Ahmet Aydın
Köşe Yazarı
Ahmet Aydın
 

Tek Suçlu Şiddete Yönelen Çocuklar mı?

Bir hafta içerisinde önce Şanlıurfa Siverek’te ardından Kahramanmaraş’ta okullarımızda yaşanan vahim olaylar, eğitim kurumlarının bilginin yayıldığı yerler olmaktan çıkıp, hiç beklenmeyen durumlarda bile, toplumsal olayların yaşandığı alanlara dönüşebileceğinin sinyalini veriyor.  Özellikle Kahramanmaraş’ta yaşanan son derece üzücü ve düşündürücü saldırı, bir güvenlik açığı ya da bireysel bir öfke patlamasının ötesinde; uzun süredir toplumsal fay hatlarında biriken kırılmaların dışa vurumunun en acı, en açık örneğidir.   Bu bağlamda, ortaya çıkan bu vahim tabloyu yalnızca “şiddete eğilimli çocuklar” ya da “anlık öfke patlamaları ” ile açıklamak, meselenin aslını es geçmek, sorunların köküne inmemek demektir. Böyle bir olayla bir daha karşılaşmamak adına, içinde bulunduğumuz durumla yüzleşmemiz ve olayı iyi tahlil etmemiz gerekiyor. Burada karşımıza çıkan, bir cinnet durumundan öte, bir anlam arama krizidir; gençlerin aidiyet duygusu, değer yargısı ve kişilik oluşumu konusunda, içine düştükleri derin boşluk hissidir. Aynı zamanda bir kimlik bunalımıdır. Uzun yıllardır uygulanan eğitim sistemi; insanı yalnızca rasyonel, hedef ve başarı odaklı hareket eden, duygulardan yoksun bir varlık olarak tanımlamayı ön plana çıkardı. Oysa insan, sadece akıldan ibaret değildir; aynı zamanda anlam arayan, bağ kurmak isteyen, iç dünyasını manevi duygularla beslemeye ihtiyaç duyan bir varlıktır. Herşeyi sadece günlük ve akademik başarılarda aramak, aklı göz seviyesine indirmek demektir. Ruhu ve duyguları eksik kalan gözün, maneviyat alemini görmesi ve mutlu olması mümkün değildir. Günümüzde uygulanan Pozitivist düşünce sisteminin tek boyutlu insan tasavvuru, bireyin içsel dünyasını ihmal ettiğinde; ortaya bilgi olarak donanımlı fakat, duygusal ve ahlaki olarak savrulmaya ve dağılmaya açık nesillerin ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor.  Maneviyat ve ruh dünyasıdaki bu boşluk, kimi zaman öfke, kimi zaman yabancılaşma, kimi zaman da yalnızlaşma ve nihayetinde de şiddet olarak tezahür ediyor. Yalnızlaşan ve görülmek isteyen çocuklar, bunun acısını başta ailesinden olmak üzere, en yakın çevresinden çıkarmaya çalışıyorlar. Ancak bu noktada olaya yalnızca “seküler eğitim” ya da “dinden uzaklaşma” ile açıklamak ya da karşılıklı suçlu aramak, meseleye çok basit bir bakışla yaklaşmaktır. Çünkü mesele, sekülerlik ya da dindarlık denkleminden ziyade, çok daha derin anlamlar ifade ediyor. Toplumun bütün kurumlarında ve genelinde yaşanan değer aşınması, aile yapısındaki dönüşüm, medyanın sürekli yanlış yönlendirici ve çoğu zaman yozlaştırıcı içerik bombardımanı, olumsuz rol modeller, ekonomik sıkıntılar, adalet duygusunun zayıflaması ve gençlerin duydukları gelecek kaygısı…  Tüm bunlar birleştiğinde, bireyin ruhsal dengesi üzerinde, altından kalkamayacağı ciddi bir yük oluşturabiliyor ve bu yükün patlama noktası "şiddet" olarak tezahür ediyor.  Dolayısıyla “bu gençleri kim yetiştiriyor”  ya da "bunların arkasında kimler var" soruları, tek bir noktaya yöneltilemez; çünkü bu olaylar, kolektif bir ihmalin sonucudur. Eğitim sistemi, yalnızca akademik başarıyı değil; karakter inşasını, duygusal dayanıklılığı ve anlam duygusunu da merkeze almak zorundadır. Maneviyat bu noktada önemli bir unsur olabilir, ancak bu da tek başına bir çözüm değildir.  Olması gereken, insanı bütüncül olarak ele alan; yani aklı, kalbi ve toplumsal bağları birlikte inşa eden kümülatif anlayış. Eğer insanın içsel dünyasını, değerlerini ve aidiyet ihtiyacını ihmal ederseniz; günü geldiğinde o boşluğu öfke doldurur. Böyle bir durumda da, meselenin salt eğitim meselesi olmadığı, asıl meselenin terbiye meselesi olduğu gözlerden kaçırılmayacak kadar aşikârdır. Bugün görmezden gelinen ve yüzleşmekten kaçınılan her sorun, kendiliğinden ortadan kalkmadığı gibi, yarın daha büyük sorunların ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Buradan sözüm ona, büyüklere (!) sesleniyorum; En ufak bir tartışmada birbirine hakaret ve küfür etmeden geri durmayan büyüklere, En basit olaylarda bile adeta öfke patlaması yaşayan büyüklere, Şiddeti normal bir davranışmış gibi sergileyen siz büyüklere, Evet evet, sağa sola hiç bakmayın, koca koca insanlar tam olarak size sesleniyorum. Küfrü ve hakareti diline pelesenk eden, öfkeyi normal gösteren, kendisi gibi düşünmeyene tahammül edemeyip, ona karşı nefret diliyle konuşmayı alışkanlık haline getiren büyüklerin oluşturduğu toplumun içinden; çocukların başka türlü davranmasını beklemeniz doğru olmaz. Bu yüzden artık birilerini hedef göstermek yerine, o dili terk etmenin, çocuklara doğru rol model olmanın zamanı çoktan geldi de geçti bile. Bugüne geldiğimizde görüyoruz ki; Ebeveynler çocukların maddi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktan ve akademik yarışa hazırlamaktan, maneviyat alanını ve duygusal yönünü yetiştiremediler. Eğitimciler, müfredatı yetiştirmeye çalışmaktan, öğrencileri yetiştirmeye fırsat bulamadılar.  İdareciler, koltuklarını sağlamlaştırmaya çalışmaktan, öğretmenlerin feryatlarını duymada yetersiz kaldılar.  Yöneticiler, siyasi ikbal devşirme peşinde koşmaktan, toplumsal sorunları görmezden geldiler.  Netice itibariyle herkes kendine yetişmeye çalışırken, çocukların sessiz çığlıklarını duymazdan geldiler. Bu şiddet bir tarafın değil; hepimizin ihmal ettiği toplumsal gerçeğin bir sonucudur. Bu bağlamda;kimse masum değil, herkes te suçlu değildir.  Bazı anneler sabah çocuklarını okula gönderdikten sonra "şükür gittiler de kurtulduk" dediler. Bazı öğretmenler de, öğleden sonra okul bitince "şükür bitti de kurtulduk" dediler. Yani herkes çocuklardan kurtulmayı bir şükür vesilesi olarak gördü. Belki açık açık "git" diyemediler ama, "kal" diyede söyleyemediler. Giden çocuklar da; sadece bulundukları mekanlardan değil, ruh ve gönül dünyalarından, sevgi ve saygı iklimlerinden, vicdan ve merhamet pınarlarından da uzaklaşıp, gittikleri sanal alemlerden çıkıp geri dönemediler.  Sevgili Ebeveynler! Çocuklarımızın telefonlarının ve bilgisayarlarının şifresini bileceğiz. Hangi oyunu oynuyor, kimlerle oynuyor, hangi kanallara ya da gruplara üye, hangi sosyal platformlarda geziniyorlar bilmek zorundayız. Bilmiyorsak ya da çocuklar şifrelerini söylemek istemiyorlarsa; kesinlikle telefonlarla ve de bilgisayarlarla yalnız başına kalmalarına izin vermemeliyiz. Nasıl ki, gerçek dünyada gelebilecek her türlü tehlikelerden çocuklarımızı korumak için mücadele ediyorsak, sanal dünyada nereden ve kimden geleceği belli olmayan tehlikelere karşı da evlatlarımızı korumamız gerekiyor. Olay bu kadar açık ve net. Kuralları kesin çizgilerle belirleyip, açık açık ifade etmemiz gerekiyor çocuklarımıza. Çocuklar üzülüyor, sinirleniyor, söylemek istemiyorlar diye bahanelere sığınmak doğru bir yaklaşım tarzı değildir. Çünkü üzülmesine kıyamadığımız çocuklarımız, bugün sadece bizi değil milyonları da üzüyorlar. Ayrıca "öz güvenli olsun" diye yetiştirdiğiniz; bencil, doyumsuz, hadsiz, duyarsız, kuralsız ve merhametsiz çocuklarınıza kimse katlanmak zorunda değil. Biz başta insan olarak, millet olarak ne zaman bu hale geldik? Arif Nihat Asya'nın dediği gibi  "Bize bir nazar oldu. Cumamız Pazar oldu. Ne olduysa hep azar azar oldu! Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız. Ne ruhça ne vücutça ne de kandan hastayız." Evet  sadece toplum olarak değil, birey olarak bize ne olduysa azar azar oldu, sindire sindire oldu. Ya da bizler uyurken birileri, bizim düşünce tarlamızı bir güzel sürüp, alt üst ettiler. Şöyle bir düşünelim eskiden okullara saldırılar dışardan yapılır, saldıranlar da teröristler olurdu. Şimdi okullarımıza saldırılar dışardan değil, yani ortada bir terör saldırısı yok. Saldırılar içeriden, saldıranlar da terörist değil, o okulun öğrencileri. İnsanın içini acıtan, canını yakan; ölenlerinde, öldürdükten sonra kendi canına kıyanlarında çocuk olmasıdır.  Kendini de öldürmeyi göze alan bir çocuğu, polisiye tedbirlerle durdurmaya çalışmak ve olayı sadece suça karışan çocukların aileleri üzerinden okumak; yapılan eylemlerin özüne inmek yerine, olayı sığ tartışmalarla açıklamaya çalışmak, meselenin özünden uzaklaştırır.  Meselenin özünü şu şekilde özetleyebiliriz... Eğitim sisteminde senelerdir uygulanan 4+4+4 gibi saçma bir zorunlu eğitim anlayışı var; İşte yaşanan bunca olumsuzluğun sebeplerinden birisi, 12 yıl zorunlu eğitim anlayışıdır. Bu uygulama bir çok yanlışlığı beraberinde getiriyor; Öyleki, Tarlada tarımla uğraşması gerekenler, Hayvanların peşinden koşması gerekenler, Sanayide çırak olması gerekenler, Hastahanede tedavi olması gerekenler! Belki de çocuk ıslah evlerinde tutulması gerekenler, zorla toplanıp okullara dolduruluyor ve okumak istemeyen çocuklara zorla okuyacaksın dayatması yapılıyor. Onlarda bu zorlamara ve dayatmalara karşı; akran zorbalığından tutun da eğitimi sabote etmeye varana kadar, arkadaşlarından öğretmenlerine, tüm okulun başına bela oluyorlar. Bir tarafta, istemeye istemeye, zorlanarak okula giden ve okullarda sıkılan çocuklar, diğer taraftan hiçbir sınırlamanın olmadığı, rahatlıkla dolaşabilecekleri teknolojinin kucağına itilen bazı çocuklarımız; adeta sosyal medyanın ve dijital uygulamaların ablukasında kendilerini kaybediyorlar.Bu kaybedişle çocuklar ruh hastası, sapkın, duygu yoksunu, anti - sosyal kişilik bozukluğuna yakalanıyorlar. Adeta zihinlerini, dimağlarını, şuur ve izanlarını; dijital dünyaya esir veriyorlar. Çocukları bu olumsuz ortam ve düşüncelerden kurtarmak yerine, hepsini okullara doldurmak, adeta okullara hapsetmek yanlışlığına düşülmesini anlamakta zorlanıyor insan. Üstelik 12 yıl boyunca eğitim verilen okullardan; ruh hastası, baş belası, vatan haini, milli ve manevi değerlerimize duyarsız, dini değerlerle dalga geçen, her türlü sapkın akımların peşinden koşan çocuklar olarak mezun oluyorlar. Bu 12 yıl zorunlu eğitim uygulamsından bir an önce vazgeçip, yeni rakamsal maceralar aramadan, yıllar önce uygulanan ve netice alınan eğitim sistemine dönülmelidir. 5 yıl ilkokul zorunlu olmalı, arkasından 3 yıl ortaokul, daha sonrasında ise 3 yıl lise eğitimi serbest olmalıdır. İlkokuldan sonra isteyen okumalı, istemeyen zorla okutulmamalı, istediği alanlara yönlendirilip destek olunmalıdır. Çünkü eğitim, rakamlarla basite indirgenemeyecek kadar önemli bir alandır.  Diğer bir meselede, Öğretmenlerin sahip oldukları disiplin imkanlarını, saygınlığını ve otoritelerini ellerinden aldık; bunların yerine öğrenci itaatsizliğini, veli zorbalığını, öğretmeninin arkasında durmayan idare anlayışını ve başta cimer olmak üzere, öğretmeni şikayet etmeyi kolaylaştıran uygulamalar getirdik. Bu tür uygulamalar, eğitimin baş aktörü olması gereken öğretmenlerimizin elini kolunu bağlayarak pasifize etti. Bugün toplum olarak üzgünüz hem de çok üzgünüz. Viran olduk Siverek’ten gelen haberle, Perişan olduk, Kahramanmaraş’tan gelen ölüm haberleriyle. Gözlerimiz görmez, ağzımızı bıçak açmaz oldu; gördüklerimiz ve duyduklarımız karşısında. Evet bugün üzgünüz hem de çok üzgünüz. Bugün üzgünüz ama, yarın üzgün olmamak için, bugünlerin böyle devam edip gitmemesi için, daha fazla canlarımızın yanmaması için reçete bellidir; Bu vatanın ve bu milletin içtimai hayatını, bu acip zamanda, anarşilikten ve serserilikten kurtarmak için şu beş esas lazım ve zaruridir; Hürmet, Merhamet, Emniyet, Haramdan çekinmek, Serseriliği bırakıp itaat etmek.
Ekleme Tarihi: 20 Nisan 2026 -Pazartesi

Tek Suçlu Şiddete Yönelen Çocuklar mı?

Bir hafta içerisinde önce Şanlıurfa Siverek’te ardından Kahramanmaraş’ta okullarımızda yaşanan vahim olaylar, eğitim kurumlarının bilginin yayıldığı yerler olmaktan çıkıp, hiç beklenmeyen durumlarda bile, toplumsal olayların yaşandığı alanlara dönüşebileceğinin sinyalini veriyor. 

Özellikle Kahramanmaraş’ta yaşanan son derece üzücü ve düşündürücü saldırı, bir güvenlik açığı ya da bireysel bir öfke patlamasının ötesinde; uzun süredir toplumsal fay hatlarında biriken kırılmaların dışa vurumunun en acı, en açık örneğidir.
 
Bu bağlamda, ortaya çıkan bu vahim tabloyu yalnızca “şiddete eğilimli çocuklar” ya da “anlık öfke patlamaları ” ile açıklamak, meselenin aslını es geçmek, sorunların köküne inmemek demektir. Böyle bir olayla bir daha karşılaşmamak adına, içinde bulunduğumuz durumla yüzleşmemiz ve olayı iyi tahlil etmemiz gerekiyor.

Burada karşımıza çıkan, bir cinnet durumundan öte, bir anlam arama krizidir; gençlerin aidiyet duygusu, değer yargısı ve kişilik oluşumu konusunda, içine düştükleri derin boşluk hissidir. Aynı zamanda bir kimlik bunalımıdır.

Uzun yıllardır uygulanan eğitim sistemi; insanı yalnızca rasyonel, hedef ve başarı odaklı hareket eden, duygulardan yoksun bir varlık olarak tanımlamayı ön plana çıkardı. Oysa insan, sadece akıldan ibaret değildir; aynı zamanda anlam arayan, bağ kurmak isteyen, iç dünyasını manevi duygularla beslemeye ihtiyaç duyan bir varlıktır. Herşeyi sadece günlük ve akademik başarılarda aramak, aklı göz seviyesine indirmek demektir. Ruhu ve duyguları eksik kalan gözün, maneviyat alemini görmesi ve mutlu olması mümkün değildir.

Günümüzde uygulanan Pozitivist düşünce sisteminin tek boyutlu insan tasavvuru, bireyin içsel dünyasını ihmal ettiğinde; ortaya bilgi olarak donanımlı fakat, duygusal ve ahlaki olarak savrulmaya ve dağılmaya açık nesillerin ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. 

Maneviyat ve ruh dünyasıdaki bu boşluk, kimi zaman öfke, kimi zaman yabancılaşma, kimi zaman da yalnızlaşma ve nihayetinde de şiddet olarak tezahür ediyor. Yalnızlaşan ve görülmek isteyen çocuklar, bunun acısını başta ailesinden olmak üzere, en yakın çevresinden çıkarmaya çalışıyorlar.

Ancak bu noktada olaya yalnızca “seküler eğitim” ya da “dinden uzaklaşma” ile açıklamak ya da karşılıklı suçlu aramak, meseleye çok basit bir bakışla yaklaşmaktır. Çünkü mesele, sekülerlik ya da dindarlık denkleminden ziyade, çok daha derin anlamlar ifade ediyor.

Toplumun bütün kurumlarında ve genelinde yaşanan değer aşınması, aile yapısındaki dönüşüm, medyanın sürekli yanlış yönlendirici ve çoğu zaman yozlaştırıcı içerik bombardımanı, olumsuz rol modeller, ekonomik sıkıntılar, adalet duygusunun zayıflaması ve gençlerin duydukları gelecek kaygısı… 

Tüm bunlar birleştiğinde, bireyin ruhsal dengesi üzerinde, altından kalkamayacağı ciddi bir yük oluşturabiliyor ve bu yükün patlama noktası "şiddet" olarak tezahür ediyor. 

Dolayısıyla “bu gençleri kim yetiştiriyor”  ya da "bunların arkasında kimler var" soruları, tek bir noktaya yöneltilemez; çünkü bu olaylar, kolektif bir ihmalin sonucudur.

Eğitim sistemi, yalnızca akademik başarıyı değil; karakter inşasını, duygusal dayanıklılığı ve anlam duygusunu da merkeze almak zorundadır. Maneviyat bu noktada önemli bir unsur olabilir, ancak bu da tek başına bir çözüm değildir. 
Olması gereken, insanı bütüncül olarak ele alan; yani aklı, kalbi ve toplumsal bağları birlikte inşa eden kümülatif anlayış.

Eğer insanın içsel dünyasını, değerlerini ve aidiyet ihtiyacını ihmal ederseniz; günü geldiğinde o boşluğu öfke doldurur. Böyle bir durumda da, meselenin salt eğitim meselesi olmadığı, asıl meselenin terbiye meselesi olduğu gözlerden kaçırılmayacak kadar aşikârdır. Bugün görmezden gelinen ve yüzleşmekten kaçınılan her sorun, kendiliğinden ortadan kalkmadığı gibi, yarın daha büyük sorunların ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

Buradan sözüm ona, büyüklere (!) sesleniyorum;

En ufak bir tartışmada birbirine hakaret ve küfür etmeden geri durmayan büyüklere,
En basit olaylarda bile adeta öfke patlaması yaşayan büyüklere,
Şiddeti normal bir davranışmış gibi sergileyen siz büyüklere,
Evet evet, sağa sola hiç bakmayın, koca koca insanlar tam olarak size sesleniyorum.
Küfrü ve hakareti diline pelesenk eden, öfkeyi normal gösteren, kendisi gibi düşünmeyene tahammül edemeyip, ona karşı nefret diliyle konuşmayı alışkanlık haline getiren büyüklerin oluşturduğu toplumun içinden; çocukların başka türlü davranmasını beklemeniz doğru olmaz. Bu yüzden artık birilerini hedef göstermek yerine, o dili terk etmenin, çocuklara doğru rol model olmanın zamanı çoktan geldi de geçti bile.

Bugüne geldiğimizde görüyoruz ki;

Ebeveynler çocukların maddi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktan ve akademik yarışa hazırlamaktan, maneviyat alanını ve duygusal yönünü yetiştiremediler.
Eğitimciler, müfredatı yetiştirmeye çalışmaktan, öğrencileri yetiştirmeye fırsat bulamadılar. 
İdareciler, koltuklarını sağlamlaştırmaya çalışmaktan, öğretmenlerin feryatlarını duymada yetersiz kaldılar. 
Yöneticiler, siyasi ikbal devşirme peşinde koşmaktan, toplumsal sorunları görmezden geldiler. 
Netice itibariyle herkes kendine yetişmeye çalışırken, çocukların sessiz çığlıklarını duymazdan geldiler. Bu şiddet bir tarafın değil; hepimizin ihmal ettiği toplumsal gerçeğin bir sonucudur. Bu bağlamda;kimse masum değil, herkes te suçlu değildir. 

Bazı anneler sabah çocuklarını okula gönderdikten sonra "şükür gittiler de kurtulduk" dediler. Bazı öğretmenler de, öğleden sonra okul bitince "şükür bitti de kurtulduk" dediler. Yani herkes çocuklardan kurtulmayı bir şükür vesilesi olarak gördü. Belki açık açık "git" diyemediler ama, "kal" diyede söyleyemediler. Giden çocuklar da; sadece bulundukları mekanlardan değil, ruh ve gönül dünyalarından, sevgi ve saygı iklimlerinden, vicdan ve merhamet pınarlarından da uzaklaşıp, gittikleri sanal alemlerden çıkıp geri dönemediler. 

Sevgili Ebeveynler!

Çocuklarımızın telefonlarının ve bilgisayarlarının şifresini bileceğiz. Hangi oyunu oynuyor, kimlerle oynuyor, hangi kanallara ya da gruplara üye, hangi sosyal platformlarda geziniyorlar bilmek zorundayız. Bilmiyorsak ya da çocuklar şifrelerini söylemek istemiyorlarsa; kesinlikle telefonlarla ve de bilgisayarlarla yalnız başına kalmalarına izin vermemeliyiz.

Nasıl ki, gerçek dünyada gelebilecek her türlü tehlikelerden çocuklarımızı korumak için mücadele ediyorsak, sanal dünyada nereden ve kimden geleceği belli olmayan tehlikelere karşı da evlatlarımızı korumamız gerekiyor. Olay bu kadar açık ve net. Kuralları kesin çizgilerle belirleyip, açık açık ifade etmemiz gerekiyor çocuklarımıza. Çocuklar üzülüyor, sinirleniyor, söylemek istemiyorlar diye bahanelere sığınmak doğru bir yaklaşım tarzı değildir. Çünkü üzülmesine kıyamadığımız çocuklarımız, bugün sadece bizi değil milyonları da üzüyorlar.

Ayrıca "öz güvenli olsun" diye yetiştirdiğiniz; bencil, doyumsuz, hadsiz, duyarsız, kuralsız ve merhametsiz çocuklarınıza kimse katlanmak zorunda değil.

Biz başta insan olarak, millet olarak ne zaman bu hale geldik?

Arif Nihat Asya'nın dediği gibi 

"Bize bir nazar oldu. Cumamız Pazar oldu.
Ne olduysa hep azar azar oldu!

Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız.
Ne ruhça ne vücutça ne de kandan hastayız."

Evet  sadece toplum olarak değil, birey olarak bize ne olduysa azar azar oldu, sindire sindire oldu. Ya da bizler uyurken birileri, bizim düşünce tarlamızı bir güzel sürüp, alt üst ettiler.

Şöyle bir düşünelim eskiden okullara saldırılar dışardan yapılır, saldıranlar da teröristler olurdu. Şimdi okullarımıza saldırılar dışardan değil, yani ortada bir terör saldırısı yok.
Saldırılar içeriden, saldıranlar da terörist değil, o okulun öğrencileri. İnsanın içini acıtan, canını yakan; ölenlerinde, öldürdükten sonra kendi canına kıyanlarında çocuk olmasıdır. 

Kendini de öldürmeyi göze alan bir çocuğu, polisiye tedbirlerle durdurmaya çalışmak ve olayı sadece suça karışan çocukların aileleri üzerinden okumak; yapılan eylemlerin özüne inmek yerine, olayı sığ tartışmalarla açıklamaya çalışmak, meselenin özünden uzaklaştırır. 

Meselenin özünü şu şekilde özetleyebiliriz...

Eğitim sisteminde senelerdir uygulanan 4+4+4 gibi saçma bir zorunlu eğitim anlayışı var;

İşte yaşanan bunca olumsuzluğun sebeplerinden birisi, 12 yıl zorunlu eğitim anlayışıdır.

Bu uygulama bir çok yanlışlığı beraberinde getiriyor; Öyleki,

Tarlada tarımla uğraşması gerekenler,
Hayvanların peşinden koşması gerekenler,
Sanayide çırak olması gerekenler,
Hastahanede tedavi olması gerekenler!

Belki de çocuk ıslah evlerinde tutulması gerekenler, zorla toplanıp okullara dolduruluyor ve okumak istemeyen çocuklara zorla okuyacaksın dayatması yapılıyor. Onlarda bu zorlamara ve dayatmalara karşı; akran zorbalığından tutun da eğitimi sabote etmeye varana kadar, arkadaşlarından öğretmenlerine, tüm okulun başına bela oluyorlar.

Bir tarafta, istemeye istemeye, zorlanarak okula giden ve okullarda sıkılan çocuklar, diğer taraftan hiçbir sınırlamanın olmadığı, rahatlıkla dolaşabilecekleri teknolojinin kucağına itilen bazı çocuklarımız; adeta sosyal medyanın ve dijital uygulamaların ablukasında kendilerini kaybediyorlar.Bu kaybedişle çocuklar ruh hastası, sapkın, duygu yoksunu, anti - sosyal kişilik bozukluğuna yakalanıyorlar. Adeta zihinlerini, dimağlarını, şuur ve izanlarını; dijital dünyaya esir veriyorlar.
Çocukları bu olumsuz ortam ve düşüncelerden kurtarmak yerine, hepsini okullara doldurmak, adeta okullara hapsetmek yanlışlığına düşülmesini anlamakta zorlanıyor insan.

Üstelik 12 yıl boyunca eğitim verilen okullardan; ruh hastası, baş belası, vatan haini, milli ve manevi değerlerimize duyarsız, dini değerlerle dalga geçen, her türlü sapkın akımların peşinden koşan çocuklar olarak mezun oluyorlar.

Bu 12 yıl zorunlu eğitim uygulamsından bir an önce vazgeçip, yeni rakamsal maceralar aramadan, yıllar önce uygulanan ve netice alınan eğitim sistemine dönülmelidir. 5 yıl ilkokul zorunlu olmalı, arkasından 3 yıl ortaokul, daha sonrasında ise 3 yıl lise eğitimi serbest olmalıdır. İlkokuldan sonra isteyen okumalı, istemeyen zorla okutulmamalı, istediği alanlara yönlendirilip destek olunmalıdır. Çünkü eğitim, rakamlarla basite indirgenemeyecek kadar önemli bir alandır. 

Diğer bir meselede, Öğretmenlerin sahip oldukları disiplin imkanlarını, saygınlığını ve otoritelerini ellerinden aldık; bunların yerine öğrenci itaatsizliğini, veli zorbalığını, öğretmeninin arkasında durmayan idare anlayışını ve başta cimer olmak üzere, öğretmeni şikayet etmeyi kolaylaştıran uygulamalar getirdik. Bu tür uygulamalar, eğitimin baş aktörü olması gereken öğretmenlerimizin elini kolunu bağlayarak pasifize etti.

Bugün toplum olarak üzgünüz hem de çok üzgünüz.
Viran olduk Siverek’ten gelen haberle,
Perişan olduk, Kahramanmaraş’tan gelen ölüm haberleriyle.
Gözlerimiz görmez, ağzımızı bıçak açmaz oldu; gördüklerimiz ve duyduklarımız karşısında.
Evet bugün üzgünüz hem de çok üzgünüz.
Bugün üzgünüz ama, yarın üzgün olmamak için, bugünlerin böyle devam edip gitmemesi için, daha fazla canlarımızın yanmaması için reçete bellidir;

Bu vatanın ve bu milletin içtimai hayatını, bu acip zamanda, anarşilikten ve serserilikten kurtarmak için şu beş esas lazım ve zaruridir;
Hürmet,
Merhamet,
Emniyet,
Haramdan çekinmek,
Serseriliği bırakıp itaat etmek.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve davrazhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.