Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Hayrat Yardım
Ahmet Aydın
Köşe Yazarı
Ahmet Aydın
 

Toplumsal Çürüme!

Günümüz insanı; vicdani körlük ile eylemsiz merhamet arasında, dijital vicdanına sıkışmış, çorak bir toplumsal çürümenin içerisine sürüklenmektedir. Toplumsal çürüme, öyle ben geliyorum diye gürültü çıkararak değil, sessizlikle, alışkanlıkla ve yavaş yavaş olur. Bu geliş öyle sessiz, sakin ve sinsice olur ki; Toplumsal koşuşturma içerisinde kimse farkına bile varmaz, ama bir sabah kalkıp uyanıldığında, adaletin yerini kişisel çıkar, merhametin yerini eylemsizlik, hakkın yerini güç, haklının yerini ise güçlünün aldığı, küresel bir toplumsal gerçeklik kendini göstermektedir. Toplumsal Çürüme, önce kavramların anlam değiştirmesiyle başlar. Öyleki; ayıp unutulur, vicdan hafifler, adalet anlam kaybına dönüşür. Kelimelerin anlam kaybı, zaman içerisinde, davranışlarında değişmesine neden olur. Bu değişim, daha sonra kurumlara, en sonunda da insanın iç dünyasında kendini gösterir. Toplum, genel yapısı itibariyle bir insan bedeni gibidir. Ahlâkta onun omurgasıdır, adalet kalbi, merhamet ise nefesidir. Omurga eğrilirse beden ayakta durur gibi görünür ama, yük taşıyamaz. Kalp zayıflarsa, beden yaşar, ama canlanmaz. Nefes daralırsa, hayat sürer ama, anlam kaybolur. Toplumsal çürüme de tam olarak budur: Hayat devam eder, fakat insan eksilir. Toplumsal Çürümenin en tehlikeli yanı, değerlerin normalleşmesidir. Haksızlık olağanlaşır, yalan makulleşir, zulüm şartlarla izah edilir hâle gelir. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki; utanması gerekenler, bırakın utanmayı sesleri herkesten daha yüksek çıkıyor. Ayıp, ayıptan sayılıp gizlenmiyor artık; sergileniyor, hatta gururla savunuluyor. Bu zamanda, utanma lüks sayıldı, yüz kızarması beklenti olmaktan çıktı. Kendi ahlaksızlığını ve küfrü, sanki bir sanatmış gibi paketleyip, konserlerde ve festivallerde gençlerin önüne süren, sözüm ona; bazı sanatçı müsveddeleri, bunu bilinçli bir şekilde yaparak toplumsal çürümenin fitilini ateşliyorlar. Ekranlarda boy gösteren sözüm ona, bazı ünlüler, televizyonların ekran yüzleri, sosyal medya fenomenleri yaptıkları herşeyi normalmiş gibi gösteriyorlar. Asıl acı olan ise kimse bunlara yaptıklarının ahlaksızlık olduğunu, gençlere ve çocuklara olumsuz rol model olduklarını söylemiyor. İnsan, her gün biraz daha susarak, sessiz kalarak kendi vicdanını törpüler. Kötülük, zaman içerisinde sıradanlaşır. Kimse kendini zalim olarak görmez; çünkü, herkes sadece “işini yaptığını" düşünmektedir. Böyle bir düşünce sistemi neticesinde, kötülük, özel bir çaba gerektirmeden, sistemin doğal akışında kendiliğinden çoğalır. Çok çalışanın değil, yaptığı işi şova dönüştürenlerin, methedildiği bir dönemi yaşıyoruz. İnsan bilinçli bir körlük yaşıyor; 'Ben karışmam' 'Beni ilgilendirmez' 'Herkes kendi işine baksın' sözleriyle tarafsız görünmeye çalışıyor. Oysaki, bu bir tarafsızlık değil; seçilmiş bir körlük, bilinçli bir kaçıştır. Ta ki, işin ucu kendilerine dokunana kadar. Toplumsal çürüme, yalnızca yönetenlerin sözüyle değil; yönetilenlerin sessizliğiyle de beslenir. Çünkü haksızlık, sadece yapanın değil, seyredenlerin de omzunda bir sorumluluktur. Bir toplumda, ortak ahlâk ve dayanışma zayıfladığında devlet güçlü görünse bile içten içe çözülmeye başlar. Güç, ahlâktan kopunca adalet olmaktan çıkar; korkuya dönüşür. Vicdanının sesiyle kendini yargılayamayan birinin;adaletli olması da mümkün değildir. Modern çağda çürüme daha farklı boyutlarla ilerlemektedir. Eskiden haksızlık kaba kuvvetle yapılırken, bugün çoğu zaman hukuk diliyle, bürokratik formlarla, resmî gerekçelerle kendini gösterir. Bürokrasi, ahlâktan koparıldığında, insanı rakamdan ibaret gören soğuk bir mekanizmaya dönüşür. Dosyalar düzenlidir; fakat hayatlar dağınıktır. Buna rağmen çürüme kader değildir. Çünkü toplumları ayakta tutan şey, çoğunluğun suskunluğu değil; azınlığın direnen vicdanıdır. En önemlisi de, sessiz çoğunluğun sesi olabilmektir. Tarihsel geçmişe bakıldığında, toplumlar en karanlık dönemlerinde bile hakikati fısıldayan, bedel ödemeyi göze alan insanların varlığıyla aydınlanmıştır. Namuslularda, namussuzlar kadar cesaretli olurlarsa, merhamet yeniden hatırlanabilir, adalet yeniden talep edilebilir, hakikat yeniden söylenebilir. Toplumsal çürümenin panzehiri, büyük sloganlar atmak, cilalı ve ağdalı sözler sarfetmek değil; küçük ama gerçekçi duruşlar sergileyebilmektir. Haksızlığa razı olmamak, yalanı alkışlamamak, zulmü meşrulaştırmamak. Çünkü bir toplum, en çok susarak çöker; doğru yerde ve doğru biçimde konuşarak iyileşir. Başarmak, bireysel bir yarış değil,  mutlulukları ve acıları; birlikte paylaşabilmektir. Asıl sorulması gereken soru, çürüyen toplum mu, yoksa çürümeye alışan insan mı daha tehlikelidir? Gazâli, insan ve güç kavramını açıklarken "Kendini terbiye edemeyen insan, gücü terbiye edemez. Ve en tehlikeli insan tipi;başkalarını yöneten ama, kendisine hükmedemeyen, sınır tanımayan arsızlardır." ifadeleriyle dile getirmektedir. Bugüne geldiğimizde küresel ölçekte yaşananlar tamda bunu göstermektedir.  İnsanın içinde bulunduğu konfor, çürümesine sebep olabilir; yani, ne kadar güçlü, ne kadar yetenekli olursa olsun, eğer insan bulunduğu yerde duruyorsa, harekete geçmiyorsa, yani konfor alanının dışına çıkmıyorsa;hayatını, başkalarının kendine çizdiği kadere bağlı olarak devam ettirir.  Toplumsal çöküş, toplumu oluşturan insanların, değerlerinden kopmasıyla başlar. Paranın ve şöhretin büyüsüne kapılarak, güç zehirlenmesi yaşayanlar; insani değerlerini kaybediyorlar. İşte tam bu noktada; kopuşta, insanın kendisinden kopmasıyla başlar. Önce kendinden kopar insan, sonra; değerlerinden, kültüründen, inançlarından, hedeflerinden, hayallerinden, bir defa kopmaya başladımı, kopuş tamamlanır ve kaçınılmaz son, hüsran. Netice itibariyle; iyilerin cezalandırılıp, kötülerin ödüllendirildiği bir toplumda, ahlaki çöküntünün yaşanması ve toplumsal çöküş kaçınılmazdır.
Ekleme Tarihi: 05 Ocak 2026 -Pazartesi

Toplumsal Çürüme!

Günümüz insanı; vicdani körlük ile eylemsiz merhamet arasında, dijital vicdanına sıkışmış, çorak bir toplumsal çürümenin içerisine sürüklenmektedir.

Toplumsal çürüme, öyle ben geliyorum diye gürültü çıkararak değil, sessizlikle, alışkanlıkla ve yavaş yavaş olur.

Bu geliş öyle sessiz, sakin ve sinsice olur ki;

Toplumsal koşuşturma içerisinde kimse farkına bile varmaz, ama bir sabah kalkıp uyanıldığında, adaletin yerini kişisel çıkar, merhametin yerini eylemsizlik, hakkın yerini güç, haklının yerini ise güçlünün aldığı, küresel bir toplumsal gerçeklik kendini göstermektedir.

Toplumsal Çürüme, önce kavramların anlam değiştirmesiyle başlar. Öyleki; ayıp unutulur, vicdan hafifler, adalet anlam kaybına dönüşür. Kelimelerin anlam kaybı, zaman içerisinde, davranışlarında değişmesine neden olur. Bu değişim, daha sonra kurumlara, en sonunda da insanın iç dünyasında kendini gösterir.

Toplum, genel yapısı itibariyle bir insan bedeni gibidir. Ahlâkta onun omurgasıdır, adalet kalbi, merhamet ise nefesidir. Omurga eğrilirse beden ayakta durur gibi görünür ama, yük taşıyamaz. Kalp zayıflarsa, beden yaşar, ama canlanmaz. Nefes daralırsa, hayat sürer ama, anlam kaybolur.

Toplumsal çürüme de tam olarak budur:

Hayat devam eder, fakat insan eksilir.

Toplumsal Çürümenin en tehlikeli yanı, değerlerin normalleşmesidir. Haksızlık olağanlaşır, yalan makulleşir, zulüm şartlarla izah edilir hâle gelir.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki; utanması gerekenler, bırakın utanmayı sesleri herkesten daha yüksek çıkıyor. Ayıp, ayıptan sayılıp gizlenmiyor artık; sergileniyor, hatta gururla savunuluyor. Bu zamanda, utanma lüks sayıldı, yüz kızarması beklenti olmaktan çıktı.

Kendi ahlaksızlığını ve küfrü, sanki bir sanatmış gibi paketleyip, konserlerde ve festivallerde gençlerin önüne süren, sözüm ona; bazı sanatçı müsveddeleri, bunu bilinçli bir şekilde yaparak toplumsal çürümenin fitilini ateşliyorlar. Ekranlarda boy gösteren sözüm ona, bazı ünlüler, televizyonların ekran yüzleri, sosyal medya fenomenleri yaptıkları herşeyi normalmiş gibi gösteriyorlar. Asıl acı olan ise kimse bunlara yaptıklarının ahlaksızlık olduğunu, gençlere ve çocuklara olumsuz rol model olduklarını söylemiyor.

İnsan, her gün biraz daha susarak, sessiz kalarak kendi vicdanını törpüler. Kötülük, zaman içerisinde sıradanlaşır. Kimse kendini zalim olarak görmez; çünkü, herkes sadece “işini yaptığını" düşünmektedir. Böyle bir düşünce sistemi neticesinde, kötülük, özel bir çaba gerektirmeden, sistemin doğal akışında kendiliğinden çoğalır.

Çok çalışanın değil, yaptığı işi şova dönüştürenlerin, methedildiği bir dönemi yaşıyoruz.

İnsan bilinçli bir körlük yaşıyor;

'Ben karışmam'

'Beni ilgilendirmez'

'Herkes kendi işine baksın' sözleriyle tarafsız görünmeye çalışıyor. Oysaki, bu bir tarafsızlık değil; seçilmiş bir körlük, bilinçli bir kaçıştır.

Ta ki, işin ucu kendilerine dokunana kadar.

Toplumsal çürüme, yalnızca yönetenlerin sözüyle değil; yönetilenlerin sessizliğiyle de beslenir. Çünkü haksızlık, sadece yapanın değil, seyredenlerin de omzunda bir sorumluluktur.

Bir toplumda, ortak ahlâk ve dayanışma zayıfladığında devlet güçlü görünse bile içten içe çözülmeye başlar. Güç, ahlâktan kopunca adalet olmaktan çıkar; korkuya dönüşür. Vicdanının sesiyle kendini yargılayamayan birinin;adaletli olması da mümkün değildir.

Modern çağda çürüme daha farklı boyutlarla ilerlemektedir. Eskiden haksızlık kaba kuvvetle yapılırken, bugün çoğu zaman hukuk diliyle, bürokratik formlarla, resmî gerekçelerle kendini gösterir. Bürokrasi, ahlâktan koparıldığında, insanı rakamdan ibaret gören soğuk bir mekanizmaya dönüşür. Dosyalar düzenlidir; fakat hayatlar dağınıktır. Buna rağmen çürüme kader değildir.

Çünkü toplumları ayakta tutan şey, çoğunluğun suskunluğu değil; azınlığın direnen vicdanıdır. En önemlisi de, sessiz çoğunluğun sesi olabilmektir.

Tarihsel geçmişe bakıldığında, toplumlar en karanlık dönemlerinde bile hakikati fısıldayan, bedel ödemeyi göze alan insanların varlığıyla aydınlanmıştır. Namuslularda, namussuzlar kadar cesaretli olurlarsa, merhamet yeniden hatırlanabilir, adalet yeniden talep edilebilir, hakikat yeniden söylenebilir.

Toplumsal çürümenin panzehiri, büyük sloganlar atmak, cilalı ve ağdalı sözler sarfetmek değil; küçük ama gerçekçi duruşlar sergileyebilmektir. Haksızlığa razı olmamak, yalanı alkışlamamak, zulmü meşrulaştırmamak. Çünkü bir toplum, en çok susarak çöker; doğru yerde ve doğru biçimde konuşarak iyileşir. Başarmak, bireysel bir yarış değil,  mutlulukları ve acıları; birlikte paylaşabilmektir.

Asıl sorulması gereken soru, çürüyen toplum mu, yoksa çürümeye alışan insan mı daha tehlikelidir?

Gazâli, insan ve güç kavramını açıklarken "Kendini terbiye edemeyen insan, gücü terbiye edemez. Ve en tehlikeli insan tipi;başkalarını yöneten ama, kendisine hükmedemeyen, sınır tanımayan arsızlardır." ifadeleriyle dile getirmektedir. Bugüne geldiğimizde küresel ölçekte yaşananlar tamda bunu göstermektedir. 

İnsanın içinde bulunduğu konfor, çürümesine sebep olabilir; yani, ne kadar güçlü, ne kadar yetenekli olursa olsun, eğer insan bulunduğu yerde duruyorsa, harekete geçmiyorsa, yani konfor alanının dışına çıkmıyorsa;hayatını, başkalarının kendine çizdiği kadere bağlı olarak devam ettirir. 

Toplumsal çöküş, toplumu oluşturan insanların, değerlerinden kopmasıyla başlar. Paranın ve şöhretin büyüsüne kapılarak, güç zehirlenmesi yaşayanlar; insani değerlerini kaybediyorlar. İşte tam bu noktada; kopuşta, insanın kendisinden kopmasıyla başlar. Önce kendinden kopar insan, sonra; değerlerinden, kültüründen, inançlarından, hedeflerinden, hayallerinden, bir defa kopmaya başladımı, kopuş tamamlanır ve kaçınılmaz son, hüsran.

Netice itibariyle; iyilerin cezalandırılıp, kötülerin ödüllendirildiği bir toplumda, ahlaki çöküntünün yaşanması ve toplumsal çöküş kaçınılmazdır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve davrazhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.