Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Hayrat Yardım
Ayşeli Polat
Köşe Yazarı
Ayşeli Polat
 

Allah Resûlü'nü Evimize Gerçekten Buyur Edebilir miyiz?

(SONUNA KADAR SABIRLA OKUYUN. PİŞMAN OLMAYACAKSINIZ) Hasretin de bir edebi vardır. Bazı özlemler vardır ki dile gelmez; sadece kalbin en mahrem köşesinde sessizce kanar. Asırlardır ümmetin yüreğinde dinmeyen en derin sızı da hiç şüphesiz Nebiyy-i Zîşân'a duyulan iştiyaktır. Kim bilir, kaç gönül gecelerin tenha vaktinde, "Bir kere görebilseydim..." niyazını gözyaşlarına emanet etmiştir. Ne büyük bahtiyarlık,  bir anlığına dahi olsa onun nazar-ı şerifine mazhar olmak... Ne büyük saadet, mübarek tebessümünün aydınlığında birkaç kelâm dinlemek... Ve ne büyük ikram, hâne-i fakiranemizin kapısını çalıp, "Esselâmü aleyküm." hitabıyla eşiğimizi şereflendirmesi... Lâkin hasret kadar muhasebe de ister bu temenni... Zira sevda, yalnızca kavuşmayı istemek değildir; kavuşmaya lâyık olabilmenin hicabını da yüreğinde taşımaktır. Şimdi nefsimizi bir an susturalım. Vehimden, temenniden ve hamasetten sıyrılalım. Hakikatin aynasına bakalım. Farz edelim ki bugün... Evet, tam bugün... Fahr-i Kâinat Efendimiz kapımızı çaldı. Acaba hangi yüzle kapıyı açardık? Daha eşiğe varmadan, kapının önüne bıraktığımız çöp poşeti ilişirdi mübarek nazarına. İçinde nimetin kadrini bilmeyen ellerin terk ettiği lokmalar... Bayat diye çöpe atılmış ekmekler... Küflenmeye terk edilmiş börekler... Çürümüş meyveler... O an yüreğimiz hangi cevabı bulabilirdi? Ömrünün nice gününü açlıkla geçirmiş, karnına taş bağlayarak sabrı ümmetine talim etmiş bir Sultan-ı Enbiyâ'nın huzurunda, israfı medeniyet zanneden bu asrı hangi lisanla müdafaa edebilirdik? Bolluğun içinde bereketi kaybettiğimizi, nimet çoğaldıkça şükrümüzün eksildiğini, sofralarımız büyüdükçe vicdanlarımızın küçüldüğünü nasıl itiraf ederdik? Belki de hiçbir şey söyleyemezdik. Çünkü bazı hakikatler vardır ki kelâm onları örtmeye yetmez; sükût ise insanın en ağır itirafıdır. Diyelim ki mahcubiyetimizi tebessümle örtmeye muvaffak olduk da, "Buyurunuz Yâ Resûlallah..." diyerek hânemizin kapısını araladık. Lâkin bazı eşikler vardır ki kapıdan evvel vicdana açılır. İnsan, vicdanını açamadığı bir hâneye misafir değil, yalnızca hicabını davet etmiş olur. Kapıdan girer girmez mübarek nazarı vestiyere ilişirdi. Bir tarafta daha eskimeden gözden çıkarılmış ayakkabılar... Diğer tarafta, her mevsime, her kıyafete, her zevke göre itinayla dizilmiş yenileri... Raflara sığmayan ayakkabı kutuları... Acaba hangi mazeretin ardına sığınabilirdik? Bir çift nalını dahi eskimeden değiştirmeyen Nebiyy-i Ekrem'e, ihtiyacımız olmadığı hâlde sırf nefsimiz istedi diye aldığımız onca ayakkabının hesabını hangi lisan verebilirdi? Sonra onu salonumuza buyur ettiğimizi tahayyül edelim... Heybetli koltuklar... Tavandan sarkan ihtişamlı avizeler... Kullanılmaktan ziyade gösterilmek için seçilmiş eşyalar... Her köşesinde dünyanın ağırlığı hissedilen bir oda... Tam o esnada zihnimizde asırlar öncesinden bir sahne canlanıyor... Hazret-i Ömer, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in istirahat ettiği o mütevazı odaya girer. Yatağı, hurma liflerinden örülmüş bir hasırdan ibarettir. Resûlullah doğrulduğunda hasırın izleri mübarek bedenine nakşolmuştur. Bu manzara karşısında Ömer'in yüreği dayanamaz; gözleri yaşarır. "Yâ Resûlallah!" der. "Kisrâlar, Kayserler ipekler içinde, kuş tüyü döşeklerde saltanat sürerken, sen Allah'ın Habîbi olduğun hâlde şu hasırın üzerinde yatıyor, sırtında onun izlerini taşıyorsun..." Ve odayı, dünyanın bütün ihtişamını yerle bir eden o cümle doldurur: "Yâ Ömer... Razı olmaz mısın ki dünya onların, âhiret bizim olsun?" İşte şimdi... O söz hâlâ semada yankılanırken, biz onu hangi salona buyur edeceğiz? Gösteriş uğruna servetler döktüğümüz odalara mı? Tozu alınsın diye yaşadığımız, içinde huzurdan çok eşya biriktirdiğimiz salonlara mı? Dünyaya böylesine mesafeli yaşamış bir Peygamber'in huzurunda, dünyayı evimizin başköşesine oturttuğumuzu fark ettiğimiz an, acaba gözlerimizi nereye çevireceğiz? Belki o yine hiçbir şey söylemeyecektir. Çünkü hakikatin en beliğ lisanı bazen sükûttur. Ve insanı en fazla inciten nasihat, yüzüne söylenen değil; vicdanında yankılanandır. Diyelim ki o mahzun bakışların altında ezilmedik... Mahcubiyetimizi içimize gömdük ve sohbete başladık. Lâkin insan, Allah Resûlü'nün huzurunda hangi sözle söze girer? Acaba ona neler anlatırdık? Gardırobumuz giysiden yıkılırken bugün aldığımız bilmem kaçıncı elbiseyi mi? AVM tavafı yaparak bulduğumuz indirimden ne kadar kâr ettiğimizi mi? Mutfağımıza yaptırdığımız kahve köşesinin kattığı havayı mı? Evimizin yeni dekorunu mu? Yoksa son tatilde konakladığımız otelin ihtişamını, açık büfenin çeşitliliğini, çektiğimiz fotoğrafları, paylaştığımız hikâyeleri, kaç bin kişinin beğendiğini mi?  Allah Resulü evimize gelse, bugün en çok konuştuğumuz şeyler, onun huzurunda da konuşmaya değer olur muydu? Bir ömrü, ümmetinin derdiyle tükenen bir Nebî'nin huzurunda; takipçi sayımızı, beğenilerimizi, markalarımızı, kombinlerimizi, düğünlerimizin şatafatını, çeyizlerimizin çokluğunu, sofralarımızın zenginliğini anlatmaya dilimiz varır mıydı? Bankada çoğalan paramızdan mı bahsederdik? Yoksa hesabını veremeyeceğimiz kazançlarımızdan söz açılır diye susmayı mı tercih ederdik? Evlatlarımızı anlatırdık belki... Fakat nasıl? Onları dünyanın bütün imtihanlarına hazırlarken, ahiretin imtihanını unuttuğumuzu söyleyebilir miydik? Sabahın alaca karanlığında özel derslere, kurslara ve etütlere yetişsinler diye defalarca uyandırdığımız yavrularımızı, sabah namazı için aynı itinayla uyandıramadığımızı itiraf edebilir miydik? Bir sınavı kaybettiklerinde günlerce üzüldüğümüz hâlde, bir vakit namazı terk ettiklerinde yüreğimizin aynı acıyla sızlamadığını söylemeye cesaret edebilir miydik? Belki de konuşacak hiçbir şey bulamazdık. Çünkü insanın gündemi, kalbinin aynasıdır. Kalbimiz neyle meşgulse, dilimiz de onu konuşur. Farz edelim ki sözü o aldı. Kur'ân'dan bahsetmeye başladı. Rahmetten... Takvâdan... Zühdden... Hesap gününden... Kul hakkından... Yetimden... Komşudan... İnfaktan... Gözün, dilin ve kalbin muhasebesinden... Acaba ne kadar eşlik edebilirdik o sohbete? Kaç âyetin mânâsını biliyoruz ki tefekkürüne iştirak edelim? Kaç hadisini ezbere biliyoruz ki sözünün üzerine söz söylemeye cüret edelim? Kur'ân'la irtibatımız, yalnızca Ramazan gecelerine emanet edilmiş birkaç hatimden ibaret değil mi? Yoksa ilâhî kelâm, gerçekten hayatımızın lisanı olabildi mi? Daha acı soru ne biliyor musunuz? Bugün bir dakikalık bir nasihat videosunu bile sonuna kadar dinlemeye sabrı olmayan, hızlandırarak veya atlayarak dinleyen  bizler; saatlerce süren Nebevî sohbetin huzurunda ne kadar oturabilirdik? Telefonumuz cebimizde titreştiği ilk anda gönlümüz nereye kayardı? Allah Resûlü'nün mübarek kelâmına mı... Yoksa ekranımıza düşen küçücük bir bildirime mi? İşte insan bazen, imanının derecesini büyük imtihanlarda değil; elini cebine götürmesine sebep olan o küçücük titreşimde öğreniyor. Ve belki de en acı hakikat şudur: Biz, Allah Resûlü'nü özlüyoruz, fakat onun yaşadığı hayatı değil. Onu sevdiğimizi söylüyoruz, fakat nefsimizin sevdiği şeylerden vazgeçmeye yanaşmıyoruz. Belki de hasretimizin en büyük imtihanı budur. Resûlullah'ı görmekten ziyade, görüldüğümüzde onun nazarında mahcup olmamaktır. Farz edelim ki sohbet uzayıp gidiyor... Derken odanın bir köşesinde sessizce duran televizyon ilişiyor nazar-ı şeriflerine. Acaba kumandaya uzanıp onu açmaya cesaret edebilir miydik? Günlerimizi emanet ettiğimiz o kadın kuşağı programlarını... İnsanların mahremiyetini reyting uğruna pazara çıkaran, iftirayı, dedikoduyu, teşhiri ve haysiyet cellâtlığını eğlence kisvesi altında milyonlarca eve taşıyan yayınları... Ahlâkın yavaş yavaş aşındığı, haramın sıradanlaştırıldığı, iffetin alay konusu edildiği dizileri... Acaba onunla birlikte oturup seyredebilir miydik? Yoksa daha o kumandaya bakmadan elimiz titrer, mahcubiyetle televizyonun fişini mi çekerdik? Kim bilir... Belki de o hiçbir şey söylemezdi. Fakat onun sükûtu, ekranlardan yükselen bütün seslerden daha ağır inerdi yüreğimize. Resulü ikramsız göndermek içimize sinmezdi. "Yâ Resûlallah... Müsaade buyurun da size bir şeyler ikram edelim." derdik. Fakat o an elimiz mutfağa değil, vicdanımıza giderdi. Ne ikram ederdik? Her gün büyük bir rahatlıkla tükettiğimiz helal ve tayyib olmayan içecekleri mi? Soframızdan eksik etmediğimiz tayyib olmayan yiyecekleri mi? Meselâ elimize bir bardak kola alıp, "Buyurun Yâ Resûlallah..." diyebilir miydik? Ya o mübarek nazarlar, soframıza konulan lokmadan ziyade, o lokmaya uzanan eli sorgulasaydı... "Bu ümmetin evlatları dünyanın bir köşesinde açlıkla, bombalarla ve zulümle imtihan edilirken; siz alışverişlerinizi yaparken onların feryadını da hesaba kattınız mı?" diye sorsaydı... Boykot çağrılarının yükseldiği, vicdan sahibi insanların elinden geldiğince bir hassasiyet göstermeye çalıştığı bir zamanda; biz, "Bilmiyorduk..." mu derdik? Yoksa "Biliyorduk... Ama vazgeçemedik..." itirafı mı dökülürdü dudaklarımızdan? Bu bahanelerimiz huzurda kabul görür müydü? Ah keşke bilseydik... Sofraya konulan her lokma yalnız damağın değil, vicdanın da imtihanıdır. Mümin, yalnız helâlini değil; imkân bulduğunda ümmetinin acısını da gözeterek tercih etmeye gayret eden kimsedir. Bazen bir bardak içecek, insanın kanaatini değil; kalbinin hangi tarafta durduğunu gösterir. Derken kapı çalınırdı. "Yâ Resûlallah..." derdik. "Müsaade buyurursanız en yakın dostlarımızı da davet etmek isteriz." Fakat tam o anda yüreğimizi ürperten başka bir sual belirirdi. Acaba hayatımızda en çok vakit geçirdiğimiz beş insanı, hiçbir hicap duymadan Allah Resûlü ile tanıştırabilir miydik? "Dostumdur." diye omzuna sarıldığımız insanların meclisleri, sohbetleri, diline doladığı kelimeler, küfürler, güldüğü şakalar, peşinden koştuğu hevesler... Allah Resûlü'nün huzurunda da bizi temsil etmeye lâyık olur muydu? Daha da mühimi... Acaba onlar bizi temsil ediyor, yoksa biz onlara benzemeye mi başlıyorduk? Zira insan, çoğu zaman farkında olmadan en çok görüştüğü kimselerin ahlâkını giyinir. Belki de bu yüzden, Allah Resûlü'nün huzurunda dostlarımızı değil; dostluklarımızı sorgulamaya başlardık. Ve nihayet veda vakti gelirdi. Kapıya kadar refakat ederdik ona. Mübarek siması sokağın nihayetine doğru ağır ağır uzaklaşırken, biz eşiğimizde öylece kalakalırdık. Ne ev, biraz evvelki evdi... Ne de biz, biraz evvelki biz... Çünkü onun nazarı, duvarlara değil; kalplere dokunurdu. Bir tek ziyaret, ömrümüz boyunca kaçtığımız bütün hakikatleri önümüze sermeye kâfiydi. O gittikten sonra gözümüz ilk defa evimize ilişirdi. Soframıza... Dolaplarımıza... Gardırobumuza... Telefonumuza... Takvimimize... Seccademize... Ve belki de ilk defa anlardık ki, asıl dağınıklık evimizde değilmiş; kalbimizdeymiş. Sonra kendi kendimize şu suali sorardık: "Yâ Resûlallah, yine gelir misiniz?" Fakat hayır... Asıl sual bu değildi. Asıl sual, bütün bu muhasebeden sonra bizim, onu ikinci defa evimize davet etmeye cesaret edip edemeyeceğimizdi. Çünkü ikinci ziyaret, artık ilkindeki gibi bir özlemin değil; ağır bir mesuliyetin adı olacaktı. Bir defa huzurunda mahcup olduktan sonra, aynı hayatla yeniden kapıyı çalmasını gerçekten isteyebilir miydik? Yoksa içimizden, "Henüz değil yâ Resûlallah... Müsaade buyurun... Şu israfı evimizden çıkaralım... Şu gösterişi gönlümüzden söküp atalım... Çocuklarımıza namazı yeniden sevdirelim... Kur'ân'la aramızdaki mesafeyi kapatalım... Şu telefonlarımızın esaretinden kurtulalım... Sonra gelin..." diye mi geçirirdik?  Yoksa... Yoksa dilimiz demese de yüreğimiz "Hiç kusura bakma Ya Resulallah! Ben bu hayatımdan, esiri olduğum bu eşyalardan, bu günahlardan vazgeçemem. O yüzden bir daha gelme!" mi derdi? Belki de işte o gün anlardık... Allah Resûlü'nü sevmek, onu misafir etmeyi arzulamak değildir sadece. Onun teşrifinden hicap duymayacak bir ömür inşa edebilmektir. Allah Resûlü'nün evimize gelmesini hepimiz isteriz. Fakat asıl mesele, o gittikten sonra, onu aynı hayatın içine yeniden davet edebilecek kadar kendimizden emin olup olamayacağımızdır.
Ekleme Tarihi: 01 Ağustos 2026 -Cumartesi

Allah Resûlü'nü Evimize Gerçekten Buyur Edebilir miyiz?

(SONUNA KADAR SABIRLA OKUYUN. PİŞMAN OLMAYACAKSINIZ)

Hasretin de bir edebi vardır. Bazı özlemler vardır ki dile gelmez; sadece kalbin en mahrem köşesinde sessizce kanar. Asırlardır ümmetin yüreğinde dinmeyen en derin sızı da hiç şüphesiz Nebiyy-i Zîşân'a duyulan iştiyaktır. Kim bilir, kaç gönül gecelerin tenha vaktinde, "Bir kere görebilseydim..." niyazını gözyaşlarına emanet etmiştir.

Ne büyük bahtiyarlık,  bir anlığına dahi olsa onun nazar-ı şerifine mazhar olmak... Ne büyük saadet, mübarek tebessümünün aydınlığında birkaç kelâm dinlemek... Ve ne büyük ikram, hâne-i fakiranemizin kapısını çalıp, "Esselâmü aleyküm." hitabıyla eşiğimizi şereflendirmesi...

Lâkin hasret kadar muhasebe de ister bu temenni... Zira sevda, yalnızca kavuşmayı istemek değildir; kavuşmaya lâyık olabilmenin hicabını da yüreğinde taşımaktır.

Şimdi nefsimizi bir an susturalım. Vehimden, temenniden ve hamasetten sıyrılalım. Hakikatin aynasına bakalım.

Farz edelim ki bugün... Evet, tam bugün... Fahr-i Kâinat Efendimiz kapımızı çaldı. Acaba hangi yüzle kapıyı açardık?

Daha eşiğe varmadan, kapının önüne bıraktığımız çöp poşeti ilişirdi mübarek nazarına. İçinde nimetin kadrini bilmeyen ellerin terk ettiği lokmalar... Bayat diye çöpe atılmış ekmekler... Küflenmeye terk edilmiş börekler... Çürümüş meyveler...

O an yüreğimiz hangi cevabı bulabilirdi?

Ömrünün nice gününü açlıkla geçirmiş, karnına taş bağlayarak sabrı ümmetine talim etmiş bir Sultan-ı Enbiyâ'nın huzurunda, israfı medeniyet zanneden bu asrı hangi lisanla müdafaa edebilirdik? Bolluğun içinde bereketi kaybettiğimizi, nimet çoğaldıkça şükrümüzün eksildiğini, sofralarımız büyüdükçe vicdanlarımızın küçüldüğünü nasıl itiraf ederdik?

Belki de hiçbir şey söyleyemezdik. Çünkü bazı hakikatler vardır ki kelâm onları örtmeye yetmez; sükût ise insanın en ağır itirafıdır.

Diyelim ki mahcubiyetimizi tebessümle örtmeye muvaffak olduk da, "Buyurunuz Yâ Resûlallah..." diyerek hânemizin kapısını araladık.

Lâkin bazı eşikler vardır ki kapıdan evvel vicdana açılır. İnsan, vicdanını açamadığı bir hâneye misafir değil, yalnızca hicabını davet etmiş olur.

Kapıdan girer girmez mübarek nazarı vestiyere ilişirdi. Bir tarafta daha eskimeden gözden çıkarılmış ayakkabılar... Diğer tarafta, her mevsime, her kıyafete, her zevke göre itinayla dizilmiş yenileri... Raflara sığmayan ayakkabı kutuları...

Acaba hangi mazeretin ardına sığınabilirdik?

Bir çift nalını dahi eskimeden değiştirmeyen Nebiyy-i Ekrem'e, ihtiyacımız olmadığı hâlde sırf nefsimiz istedi diye aldığımız onca ayakkabının hesabını hangi lisan verebilirdi?

Sonra onu salonumuza buyur ettiğimizi tahayyül edelim...

Heybetli koltuklar... Tavandan sarkan ihtişamlı avizeler... Kullanılmaktan ziyade gösterilmek için seçilmiş eşyalar... Her köşesinde dünyanın ağırlığı hissedilen bir oda...

Tam o esnada zihnimizde asırlar öncesinden bir sahne canlanıyor...

Hazret-i Ömer, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in istirahat ettiği o mütevazı odaya girer. Yatağı, hurma liflerinden örülmüş bir hasırdan ibarettir. Resûlullah doğrulduğunda hasırın izleri mübarek bedenine nakşolmuştur. Bu manzara karşısında Ömer'in yüreği dayanamaz; gözleri yaşarır.

"Yâ Resûlallah!" der. "Kisrâlar, Kayserler ipekler içinde, kuş tüyü döşeklerde saltanat sürerken, sen Allah'ın Habîbi olduğun hâlde şu hasırın üzerinde yatıyor, sırtında onun izlerini taşıyorsun..."

Ve odayı, dünyanın bütün ihtişamını yerle bir eden o cümle doldurur:

"Yâ Ömer... Razı olmaz mısın ki dünya onların, âhiret bizim olsun?"

İşte şimdi... O söz hâlâ semada yankılanırken, biz onu hangi salona buyur edeceğiz?

Gösteriş uğruna servetler döktüğümüz odalara mı?

Tozu alınsın diye yaşadığımız, içinde huzurdan çok eşya biriktirdiğimiz salonlara mı?

Dünyaya böylesine mesafeli yaşamış bir Peygamber'in huzurunda, dünyayı evimizin başköşesine oturttuğumuzu fark ettiğimiz an, acaba gözlerimizi nereye çevireceğiz?

Belki o yine hiçbir şey söylemeyecektir. Çünkü hakikatin en beliğ lisanı bazen sükûttur. Ve insanı en fazla inciten nasihat, yüzüne söylenen değil; vicdanında yankılanandır.

Diyelim ki o mahzun bakışların altında ezilmedik... Mahcubiyetimizi içimize gömdük ve sohbete başladık.

Lâkin insan, Allah Resûlü'nün huzurunda hangi sözle söze girer? Acaba ona neler anlatırdık?

Gardırobumuz giysiden yıkılırken bugün aldığımız bilmem kaçıncı elbiseyi mi? AVM tavafı yaparak bulduğumuz indirimden ne kadar kâr ettiğimizi mi? Mutfağımıza yaptırdığımız kahve köşesinin kattığı havayı mı? Evimizin yeni dekorunu mu?

Yoksa son tatilde konakladığımız otelin ihtişamını, açık büfenin çeşitliliğini, çektiğimiz fotoğrafları, paylaştığımız hikâyeleri, kaç bin kişinin beğendiğini mi? 

Allah Resulü evimize gelse, bugün en çok konuştuğumuz şeyler, onun huzurunda da konuşmaya değer olur muydu?

Bir ömrü, ümmetinin derdiyle tükenen bir Nebî'nin huzurunda; takipçi sayımızı, beğenilerimizi, markalarımızı, kombinlerimizi, düğünlerimizin şatafatını, çeyizlerimizin çokluğunu, sofralarımızın zenginliğini anlatmaya dilimiz varır mıydı?

Bankada çoğalan paramızdan mı bahsederdik? Yoksa hesabını veremeyeceğimiz kazançlarımızdan söz açılır diye susmayı mı tercih ederdik?

Evlatlarımızı anlatırdık belki... Fakat nasıl?

Onları dünyanın bütün imtihanlarına hazırlarken, ahiretin imtihanını unuttuğumuzu söyleyebilir miydik?

Sabahın alaca karanlığında özel derslere, kurslara ve etütlere yetişsinler diye defalarca uyandırdığımız yavrularımızı, sabah namazı için aynı itinayla uyandıramadığımızı itiraf edebilir miydik?

Bir sınavı kaybettiklerinde günlerce üzüldüğümüz hâlde, bir vakit namazı terk ettiklerinde yüreğimizin aynı acıyla sızlamadığını söylemeye cesaret edebilir miydik?

Belki de konuşacak hiçbir şey bulamazdık. Çünkü insanın gündemi, kalbinin aynasıdır. Kalbimiz neyle meşgulse, dilimiz de onu konuşur.

Farz edelim ki sözü o aldı. Kur'ân'dan bahsetmeye başladı. Rahmetten... Takvâdan... Zühdden... Hesap gününden... Kul hakkından... Yetimden... Komşudan... İnfaktan... Gözün, dilin ve kalbin muhasebesinden...

Acaba ne kadar eşlik edebilirdik o sohbete? Kaç âyetin mânâsını biliyoruz ki tefekkürüne iştirak edelim?

Kaç hadisini ezbere biliyoruz ki sözünün üzerine söz söylemeye cüret edelim?

Kur'ân'la irtibatımız, yalnızca Ramazan gecelerine emanet edilmiş birkaç hatimden ibaret değil mi? Yoksa ilâhî kelâm, gerçekten hayatımızın lisanı olabildi mi?

Daha acı soru ne biliyor musunuz?

Bugün bir dakikalık bir nasihat videosunu bile sonuna kadar dinlemeye sabrı olmayan, hızlandırarak veya atlayarak dinleyen  bizler; saatlerce süren Nebevî sohbetin huzurunda ne kadar oturabilirdik?

Telefonumuz cebimizde titreştiği ilk anda gönlümüz nereye kayardı? Allah Resûlü'nün mübarek kelâmına mı... Yoksa ekranımıza düşen küçücük bir bildirime mi?

İşte insan bazen, imanının derecesini büyük imtihanlarda değil; elini cebine götürmesine sebep olan o küçücük titreşimde öğreniyor.

Ve belki de en acı hakikat şudur:

Biz, Allah Resûlü'nü özlüyoruz, fakat onun yaşadığı hayatı değil. Onu sevdiğimizi söylüyoruz, fakat nefsimizin sevdiği şeylerden vazgeçmeye yanaşmıyoruz.

Belki de hasretimizin en büyük imtihanı budur.
Resûlullah'ı görmekten ziyade, görüldüğümüzde onun nazarında mahcup olmamaktır.

Farz edelim ki sohbet uzayıp gidiyor... Derken odanın bir köşesinde sessizce duran televizyon ilişiyor nazar-ı şeriflerine.

Acaba kumandaya uzanıp onu açmaya cesaret edebilir miydik? Günlerimizi emanet ettiğimiz o kadın kuşağı programlarını...

İnsanların mahremiyetini reyting uğruna pazara çıkaran, iftirayı, dedikoduyu, teşhiri ve haysiyet cellâtlığını eğlence kisvesi altında milyonlarca eve taşıyan yayınları...

Ahlâkın yavaş yavaş aşındığı, haramın sıradanlaştırıldığı, iffetin alay konusu edildiği dizileri...

Acaba onunla birlikte oturup seyredebilir miydik?

Yoksa daha o kumandaya bakmadan elimiz titrer, mahcubiyetle televizyonun fişini mi çekerdik?

Kim bilir... Belki de o hiçbir şey söylemezdi. Fakat onun sükûtu, ekranlardan yükselen bütün seslerden daha ağır inerdi yüreğimize.

Resulü ikramsız göndermek içimize sinmezdi. "Yâ Resûlallah... Müsaade buyurun da size bir şeyler ikram edelim." derdik.

Fakat o an elimiz mutfağa değil, vicdanımıza giderdi.

Ne ikram ederdik? Her gün büyük bir rahatlıkla tükettiğimiz helal ve tayyib olmayan içecekleri mi? Soframızdan eksik etmediğimiz tayyib olmayan yiyecekleri mi?

Meselâ elimize bir bardak kola alıp, "Buyurun Yâ Resûlallah..." diyebilir miydik?

Ya o mübarek nazarlar, soframıza konulan lokmadan ziyade, o lokmaya uzanan eli sorgulasaydı...

"Bu ümmetin evlatları dünyanın bir köşesinde açlıkla, bombalarla ve zulümle imtihan edilirken; siz alışverişlerinizi yaparken onların feryadını da hesaba kattınız mı?" diye sorsaydı...

Boykot çağrılarının yükseldiği, vicdan sahibi insanların elinden geldiğince bir hassasiyet göstermeye çalıştığı bir zamanda; biz, "Bilmiyorduk..." mu derdik?

Yoksa "Biliyorduk... Ama vazgeçemedik..." itirafı mı dökülürdü dudaklarımızdan? Bu bahanelerimiz huzurda kabul görür müydü?

Ah keşke bilseydik... Sofraya konulan her lokma yalnız damağın değil, vicdanın da imtihanıdır.
Mümin, yalnız helâlini değil; imkân bulduğunda ümmetinin acısını da gözeterek tercih etmeye gayret eden kimsedir. Bazen bir bardak içecek, insanın kanaatini değil; kalbinin hangi tarafta durduğunu gösterir.

Derken kapı çalınırdı. "Yâ Resûlallah..." derdik. "Müsaade buyurursanız en yakın dostlarımızı da davet etmek isteriz."

Fakat tam o anda yüreğimizi ürperten başka bir sual belirirdi.

Acaba hayatımızda en çok vakit geçirdiğimiz beş insanı, hiçbir hicap duymadan Allah Resûlü ile tanıştırabilir miydik?

"Dostumdur." diye omzuna sarıldığımız insanların meclisleri, sohbetleri, diline doladığı kelimeler, küfürler, güldüğü şakalar, peşinden koştuğu hevesler... Allah Resûlü'nün huzurunda da bizi temsil etmeye lâyık olur muydu?

Daha da mühimi... Acaba onlar bizi temsil ediyor, yoksa biz onlara benzemeye mi başlıyorduk? Zira insan, çoğu zaman farkında olmadan en çok görüştüğü kimselerin ahlâkını giyinir.

Belki de bu yüzden, Allah Resûlü'nün huzurunda dostlarımızı değil; dostluklarımızı sorgulamaya başlardık.

Ve nihayet veda vakti gelirdi. Kapıya kadar refakat ederdik ona. Mübarek siması sokağın nihayetine doğru ağır ağır uzaklaşırken, biz eşiğimizde öylece kalakalırdık.

Ne ev, biraz evvelki evdi... Ne de biz, biraz evvelki biz... Çünkü onun nazarı, duvarlara değil; kalplere dokunurdu. Bir tek ziyaret, ömrümüz boyunca kaçtığımız bütün hakikatleri önümüze sermeye kâfiydi.

O gittikten sonra gözümüz ilk defa evimize ilişirdi. Soframıza... Dolaplarımıza... Gardırobumuza... Telefonumuza... Takvimimize... Seccademize...

Ve belki de ilk defa anlardık ki, asıl dağınıklık evimizde değilmiş; kalbimizdeymiş. Sonra kendi kendimize şu suali sorardık:

"Yâ Resûlallah, yine gelir misiniz?" Fakat hayır...
Asıl sual bu değildi.

Asıl sual, bütün bu muhasebeden sonra bizim, onu ikinci defa evimize davet etmeye cesaret edip edemeyeceğimizdi. Çünkü ikinci ziyaret, artık ilkindeki gibi bir özlemin değil; ağır bir mesuliyetin adı olacaktı.

Bir defa huzurunda mahcup olduktan sonra, aynı hayatla yeniden kapıyı çalmasını gerçekten isteyebilir miydik? Yoksa içimizden, "Henüz değil yâ Resûlallah... Müsaade buyurun... Şu israfı evimizden çıkaralım... Şu gösterişi gönlümüzden söküp atalım... Çocuklarımıza namazı yeniden sevdirelim... Kur'ân'la aramızdaki mesafeyi kapatalım... Şu telefonlarımızın esaretinden kurtulalım... Sonra gelin..." diye mi geçirirdik? 

Yoksa... Yoksa dilimiz demese de yüreğimiz "Hiç kusura bakma Ya Resulallah! Ben bu hayatımdan, esiri olduğum bu eşyalardan, bu günahlardan vazgeçemem. O yüzden bir daha gelme!" mi derdi?

Belki de işte o gün anlardık...

Allah Resûlü'nü sevmek, onu misafir etmeyi arzulamak değildir sadece. Onun teşrifinden hicap duymayacak bir ömür inşa edebilmektir.
Allah Resûlü'nün evimize gelmesini hepimiz isteriz. Fakat asıl mesele, o gittikten sonra, onu aynı hayatın içine yeniden davet edebilecek kadar kendimizden emin olup olamayacağımızdır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve davrazhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.