Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Hayrat Yardım
Ahmet Aydın
Köşe Yazarı
Ahmet Aydın
 

Eğitim; Rakamlara Hapsedilemez!

Bir toplumun gerçek başarısı, yalnızca yetiştirdiği başarılı insanlarla değil; vicdanlı, adaletli, merhametli ve sorumluluk sahibi insanlar yetiştirmesiyle ölçülür. Çünkü bilgi insana bir meslek kazandırır; ahlak ise o mesleği insanlık için nasıl kullanacağını öğretir. Her yıl ısrarla yapılan LGS'de ortaya çıkan manzara; her 5 çocuktan 4'ü sınavla herhangi bir okula yerleşemeyecek. Bu oran sosyoekonomik açıdan düşük düzeyli okullarda 10'da 1, hatta 15 de 1 olacak belkide... Ve ülkenin odağı tamamen bu liselere yerleşme başarısı üzerine olacak maalesef. Yüzbinlerce öğrencinin girdiği sınavda, dikkatler azınlığın üzerinde olacak. Onların sesi çıkacak, televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medya mecralarında; boy boy fotoğrafları basılacak, röportajlar yapılacak, en önemlisi de yöneticiler sanki kendileri büyük bir iş başarmışcasına, bu çocukların yanında gururlu pozlar verip, açıklama yapacaklar. Peki ya diğerleri? Yani çoğunlukta kalan, sesleri çıkmayan, fikirleri dahi sorulmayan, "hiçbir yeri kazanamadıysan, evinin yakınındaki okula gitmek zorundasın" diye dayatılan, sessiz çoğunluk olan yüzbinlerin durumu ne olacak?  Onların eğitimi gündemimizi ne kadar meşgul edecek? Eğitimin kalitesini tabana yaymak için neler yapacağız? Okulları nitelikli ya da niteliksiz diye ayırmanın dışında, bir eğitim felsefemiz var mı? Eğitim, ekonomi değildir. Çünkü eğitim, sayılardan ziyade, yapılanların içeriği ile ilgilidir. Bunun içindir ki, ekonomik terimlerle ifade etmek, eğitimin sorunlarını çözmeye yetmez. İçeriğine, uygulanmasına ve geri dönüşümüne bakılmadan, sadece sayısal verilerin karşılığına "tik" atmak, alınacak sertifikalara ya da akreditasyonlara bakmak, içeriği yabana atmaktır. Niteliğe ve içeriğe bakmadan sadece verilerle ifade edilen bir eğitim mantığı; bireylerin özellikle de yöneticilerin kendi egolarını tatmin etmekten öteye geçemez. Eğitim sistemini rakamlara boğarak, sürekli değiştirmek veya değiştirmeyi düşünmek, eğitim sistemine yapılabilecek en büyük yanlış, ülkenin geleceğine ise ihanettir.   Öğretme sürecinin özünde çok çalışma ve çoğu kere isteksiz uygulamalar vardır. Eğitimde temel disiplinler çok önemlidir. Başlangıçta, bir takım şeylerin öğrenilmesi öğrenciye zor gelebilir. Başlangıçtaki bu güçlük aşıldığında öğrenme kolaylaşacaktır. Tıpkı bir Fransız atasözünde olduğu gibi "iştah yerken açılır." Bu bağlamda, eğitimin bir felsefesi, bir amacı ve bir niteliği yoksa; rakamların ne olduğunun da bir anlamı yoktur. Eğitimi rakamlarla ifade ederek herkesi zorunlu olarak bu rakamların içerisine hapsetmek, başlıbaşına bir sorundur. Zorla hapse mahkum edilen her şey, bugün olmasa da, bir gün mutlaka patlak verir ve o kurumda isyan çıkar. İsyanı çıkaranlarda bizatihi eğitimin içinde, eğitimin bir parçası olanlardır. Yanlış yapılan eğitim planlamaları ve yatırımları; ülkenin geleceğine birşey katmayacağı gibi, bu gününe de büyük zararlar verir. Sadece binalar yapmanın, derslik sayılarını artırmanın; ekonomik kayıptan başka bir getirisi yoktur. Olumsuz davranışın kazanıma dönüştüğü bir düzende, olumlu davranışı yalnızca eğitimle yaygınlaştıramazsınız. Türkiye'de "okul" topluma yenilmiştir. Okulun topluma yenildiği sistemlerde sadece öğrenciler değil, öğretmen de toplumun sıradan bir parçası haline gelir. Sınıfılara girip bir gün bile ders işlememiş, tebeşir tozu yutmamış, öğrencilerle yüzyüze gelmemiş, 40 dk'lık bir derste öğrencilerle karşı karşıya kalmamış insanların, sahaya inmeden, masa başında sıcak odalarında, herşey emirleri altında, kahvelerini ya da çaylarını yudumlarken aldıkları ütopik kararlarla, eğitimin sorunları çözülemez.  Makamlar gelir geçer, sahaya inmeden makam odalarında bu kararları verenlerde gelip geçicidir. Maalesef kimse de verilen yanlış kararların bedelini ödemez. Çünkü şuana kadar yapılan hiçbir yanlışın bedelini hiçbir makam sahibi ödememiştir ya da ödettirilmemiştir. En büyük bedeli her zaman başta gençler olmak üzere, masum Türk halkı ödemiştir. Hiç sorumluluğumuzun olmadığı, başkalarının yapmış olduğu hataların, vermiş oldukları yanlış kararların bedelini; toplum olarak hep birlikte ödüyoruz. Kararları veren başkası, bedelini ödeyen ise halktır. Bunca olumsuzluğa rağmen "Zorunlu Eğitim" ısrarı niye? Belki iyi bir marangoz, karakterli bir oto tamircisi, maharetli bir sıva ustası, eli makas tutan bir terzi, olacak koca koca adamlar, liseye zorla gönderildiler. Zorla okul binalarına kapatılan, tahta sıralara oturtulan gençlerin; kimi zorbalık yaptı, kimi okuldan atıldı, kimi bağımlılık bataklığına sürüklendi. Onların eli kalem tutmasa da, eğer imkân verilseydi; fırında ekmek, terzide makas, marangozda tahta tutardı. Ne olur, daha fazla geç kalmadan lise eğitimi zorunlu olmaktan çıkarılsın. Çünkü lise diploması olmasa da olur; önemli olan erdem, ahlak ve insanlık diploması olsun yeter.    Bir yanlışı uzun süre devam ettirmek, onu doğruya dönüştürmez; yalnızca sorgulanmasını zorlaştırır. Bu bağlamda; bir neslin gerçek başarısı, kendisine benzeyen çocuklar yetiştirmek değil, kendisinden daha özgür düşünebilen, daha âdil yaşayabilen insanlar yetiştirebilmektir. Belki de bir neslin en büyük sorumluluğu, kendi yaralarını kendisinden sonrakilerin kaderi hâline getirmemektir. Çünkü çocuklarına ne düşüneceklerini öğretenler onların zihnini biçimlendirirken; nasıl düşüneceklerini öğretenler ise özgürlüğün kapısını açar.
Ekleme Tarihi: 12 Ekim 2026 -Pazartesi

Eğitim; Rakamlara Hapsedilemez!

Bir toplumun gerçek başarısı, yalnızca yetiştirdiği başarılı insanlarla değil; vicdanlı, adaletli, merhametli ve sorumluluk sahibi insanlar yetiştirmesiyle ölçülür. Çünkü bilgi insana bir meslek kazandırır; ahlak ise o mesleği insanlık için nasıl kullanacağını öğretir.

Her yıl ısrarla yapılan LGS'de ortaya çıkan manzara; her 5 çocuktan 4'ü sınavla herhangi bir okula yerleşemeyecek.

Bu oran sosyoekonomik açıdan düşük düzeyli okullarda 10'da 1, hatta 15 de 1 olacak belkide...

Ve ülkenin odağı tamamen bu liselere yerleşme başarısı üzerine olacak maalesef.

Yüzbinlerce öğrencinin girdiği sınavda, dikkatler azınlığın üzerinde olacak. Onların sesi çıkacak, televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medya mecralarında; boy boy fotoğrafları basılacak,

röportajlar yapılacak, en önemlisi de yöneticiler sanki kendileri büyük bir iş başarmışcasına, bu çocukların yanında gururlu pozlar verip, açıklama yapacaklar.

Peki ya diğerleri?

Yani çoğunlukta kalan, sesleri çıkmayan, fikirleri dahi sorulmayan, "hiçbir yeri kazanamadıysan, evinin yakınındaki okula gitmek zorundasın" diye dayatılan, sessiz çoğunluk olan yüzbinlerin durumu ne olacak? 

Onların eğitimi gündemimizi ne kadar meşgul edecek?

Eğitimin kalitesini tabana yaymak için neler yapacağız?

Okulları nitelikli ya da niteliksiz diye ayırmanın dışında, bir eğitim felsefemiz var mı?

Eğitim, ekonomi değildir. Çünkü eğitim, sayılardan ziyade, yapılanların içeriği ile ilgilidir. Bunun içindir ki, ekonomik terimlerle ifade etmek, eğitimin sorunlarını çözmeye yetmez.

İçeriğine, uygulanmasına ve geri dönüşümüne bakılmadan, sadece sayısal verilerin karşılığına "tik" atmak, alınacak sertifikalara ya da akreditasyonlara bakmak, içeriği yabana atmaktır.

Niteliğe ve içeriğe bakmadan sadece verilerle ifade edilen bir eğitim mantığı; bireylerin özellikle de yöneticilerin kendi egolarını tatmin etmekten öteye geçemez.

Eğitim sistemini rakamlara boğarak, sürekli değiştirmek veya değiştirmeyi düşünmek, eğitim sistemine yapılabilecek en büyük yanlış, ülkenin geleceğine ise ihanettir.
 
Öğretme sürecinin özünde çok çalışma ve çoğu kere isteksiz uygulamalar vardır. Eğitimde temel disiplinler çok önemlidir. Başlangıçta, bir takım şeylerin öğrenilmesi öğrenciye zor gelebilir.

Başlangıçtaki bu güçlük aşıldığında öğrenme kolaylaşacaktır. Tıpkı bir Fransız atasözünde olduğu gibi "iştah yerken açılır." Bu bağlamda, eğitimin bir felsefesi, bir amacı ve bir niteliği yoksa; rakamların ne olduğunun da bir anlamı yoktur.

Eğitimi rakamlarla ifade ederek herkesi zorunlu olarak bu rakamların içerisine hapsetmek, başlıbaşına bir sorundur. Zorla hapse mahkum edilen her şey, bugün olmasa da, bir gün mutlaka patlak verir ve o kurumda isyan çıkar. İsyanı çıkaranlarda bizatihi eğitimin içinde, eğitimin bir parçası olanlardır.

Yanlış yapılan eğitim planlamaları ve yatırımları; ülkenin geleceğine birşey katmayacağı gibi, bu gününe de büyük zararlar verir. Sadece binalar yapmanın, derslik sayılarını artırmanın; ekonomik kayıptan başka bir getirisi yoktur.

Olumsuz davranışın kazanıma dönüştüğü bir düzende, olumlu davranışı yalnızca eğitimle yaygınlaştıramazsınız. Türkiye'de "okul" topluma yenilmiştir. Okulun topluma yenildiği sistemlerde sadece öğrenciler değil, öğretmen de toplumun sıradan bir parçası haline gelir.

Sınıfılara girip bir gün bile ders işlememiş, tebeşir tozu yutmamış, öğrencilerle yüzyüze gelmemiş, 40 dk'lık bir derste öğrencilerle karşı karşıya kalmamış insanların, sahaya inmeden, masa başında sıcak odalarında, herşey emirleri altında, kahvelerini ya da çaylarını yudumlarken aldıkları ütopik kararlarla, eğitimin sorunları çözülemez. 

Makamlar gelir geçer, sahaya inmeden makam odalarında bu kararları verenlerde gelip geçicidir. Maalesef kimse de verilen yanlış kararların bedelini ödemez. Çünkü şuana kadar yapılan hiçbir yanlışın bedelini hiçbir makam sahibi ödememiştir ya da ödettirilmemiştir.

En büyük bedeli her zaman başta gençler olmak üzere, masum Türk halkı ödemiştir. Hiç sorumluluğumuzun olmadığı, başkalarının yapmış olduğu hataların, vermiş oldukları yanlış kararların bedelini; toplum olarak hep birlikte ödüyoruz. Kararları veren başkası, bedelini ödeyen ise halktır.

Bunca olumsuzluğa rağmen "Zorunlu Eğitim" ısrarı niye?

Belki iyi bir marangoz, karakterli bir oto tamircisi, maharetli bir sıva ustası, eli makas tutan bir terzi, olacak koca koca adamlar, liseye zorla gönderildiler.

Zorla okul binalarına kapatılan, tahta sıralara oturtulan gençlerin; kimi zorbalık yaptı, kimi okuldan atıldı, kimi bağımlılık bataklığına sürüklendi.

Onların eli kalem tutmasa da, eğer imkân verilseydi; fırında ekmek, terzide makas, marangozda tahta tutardı.

Ne olur, daha fazla geç kalmadan lise eğitimi zorunlu olmaktan çıkarılsın. Çünkü lise diploması olmasa da olur; önemli olan erdem, ahlak ve insanlık diploması olsun yeter.   

Bir yanlışı uzun süre devam ettirmek, onu doğruya dönüştürmez; yalnızca sorgulanmasını zorlaştırır.

Bu bağlamda; bir neslin gerçek başarısı, kendisine benzeyen çocuklar yetiştirmek değil, kendisinden daha özgür düşünebilen, daha âdil yaşayabilen insanlar yetiştirebilmektir.

Belki de bir neslin en büyük sorumluluğu, kendi yaralarını kendisinden sonrakilerin kaderi hâline getirmemektir. Çünkü çocuklarına ne düşüneceklerini öğretenler onların zihnini biçimlendirirken; nasıl düşüneceklerini öğretenler ise özgürlüğün kapısını açar.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve davrazhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.