“Üç yıl önce iki kilo altın satıp ev aldım. Satmasaydım bugün iki ev alırdım…”
Bu cümleyi son zamanlarda sıkça duyar olduk. Rakamlar konuşuyor, grafikler yükseliyor, fiyatlar aklımızı kurcalıyor. Ama çoğu zaman unuttuğumuz çok temel bir hakikat var: Rızık, geçmişin hesabıyla değil; nasibin vaktiyle ölçülür.
O gün eldeki altın, bugün başımızı soktuğumuz bir yuvaya dönüştüyse, buna kayıp mı diyeceğiz, nimet mi?
Bu soruya piyasalar değil, şükür cevap verir.
Altın, her zaman yükseliyor gibi görünür. Ama insan ömrü, bir yatırım grafiği değildir. Hayat hep yukarı gitmez. Sağlık, huzur, aile, güven… Bunların hiçbirinin fiyat etiketi yoktur. Bugün evin yoksa, başını koyacak bir yuvan yoksa, huzurun eksikse; “keşke” kelimesinin sana hiçbir faydası olmaz.
Bu mantıkla düşünürsek ne yapacağız?
Hiç altın satmayalım.
Biriktirelim, saklayalım.
Fiyat arttıkça seviniyor gibi yapalım…
Ama hayatı hiç yaşamayalım.
Kusura bakmayın ama bu yaklaşım, nimeti emanet bilmektir diyemeyiz; bu, nimeti yük haline getirmektir.
İslam, malı yığmayı değil; malı hikmetle kullanmayı öğretir. Altın bir amaç değildir. Altın bir araçtır. Asıl mesele, o aracın seni nereye götürdüğüdür.
Allah Resûlü (s.a.s) ne güzel buyurur:
“İnsanoğlunun ‘malım’ dediği şey; yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve Allah yolunda verdiğidir.”
Bir ev almak, bir yuva kurmak, aileni güvence altına almak; dünyaya tapmak değildir. Bu, emaneti korumaktır.
Eğer “ya ileride daha da artarsa” korkusuyla hiçbir adım atamıyorsak, bunun adı tedbir değildir. Bunun adı tevekkülsüzlüktür.
Rızkı veren altın değildir.
Rızkı veren Allah’tır.
Altın elde olur, kalpte değil.
Kalpte olması gereken; şükür, kanaat ve huzurdur.
Yatırım, hayatı ertelemek için yapılmaz.
Yatırım; Allah’ın verdiği ömrü, daha izzetli, daha güvenli ve daha huzurlu yaşamak içindir.
Bugün bir yuvan varsa, içinde dua edilen bir oda varsa, kapısını kapattığında “şükürler olsun” diyebiliyorsan; bilin ki sen zararda değil, nasiptesin.
Ve bazen en büyük kazanç, bankadaki rakam değil; başını koyduğun yastıktaki huzurdur.

