Aşağıda anlatacaklarım, başkaları tarafından anlatılmış bir masal değil, birebir kendimizin yaşadığı gerçeklerden oluşan, hayat hikayesidir.
Hemde çok uzak zamanlarda değil, içinde yaşadığımız 21.yy da gerçekleşmiş ve yaşanmış bir anıdır. Hem öyle bir anı ki, hayatlarının baharında, hiç kimseye el avuç açmamış, bu vatanda yaşayan 6 gencin hayatlarını derinden etkilemiş önemli bir anı.
Millet yaptığı yanlış işlerin, usulsüz işlerin altına imza atacak karaktersiz, ahlaki değerlerden yoksun insanları bulurken, biz usule uygun, yasalara aykırı olmayan işlerimizin altına imza atıp mühür basabilecek, namuslu, dürüst insan bulmakta zorlandık... Burada hakkını yemeyelim, sadece emekliliği yaklaşmış bir müfettiş dediki "Hocam ben size inanıyor ve güveniyorum, benim yanıma imza atacak birini bulun, ben imza atacağım" diyebildi... Peki Neden? memuriyet korkusu... amirim ne der korkusu...ya da terfi edemem korkusu...el âlem yanlış yoldan giderek doğru yere ulaşırken, biz doğru yoldan gidip doğru yere ulaşamadık.. Doğrunun yanında olabilecek birilerini bulamadık.
Burada İsmet İnönü'ye atfedilen "Bir memlekette namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça o memlekette kurtuluş yoktur" sözünün ne kadar geçerli olduğuna bizzat şahitlik ettik.
Yıl 2002 yer Denizli... vatanını ve milletini seven 6 genç arkadaş... Denizli'de bir dershane açmak istiyorlar... kendilerine güvenleri tam. Çünkü her biri alanında uzman, deneyimli, dershane öğretmenliği konusunda tecrübeli gençler... onları tanıyanlar diyorlar ki, "siz çadırda bile dershane açsanız en az beş yüz öğrenci toplarsınız"... bunu duyan gençler daha da gayrete geliyorlar.... Ve Denizli'nin merkezinde, Çınar meydanında, 7 katlı bir binayı kiralayıp, dershane açmak için; gerekli evrakları hazırlayarak İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne müracaatlarını yapıyorlar. Bir taraftan da dershanenin eğitim öğretim için olması gereken tefrişatını hazırlayarak, heyecanla bekliyorlar yeni iş yerlerinin iznini.
Bu gençler devletten iş aş beklemiyorlar... KPSS diye bir sınavın olmadığı, devlette öğretmen olmanın çok kolay olduğu dönemlerde, devlette çalışmayı değil, devlete yük olmayı değil, hazırcılığı değil... Hiç bilmedikleri bir şehir de; devlete vergi vererek güç katmayı, personel çalıştırarak işsizliğe bir nebzede olsa çare olmayı, mücadele ederek özelleşmeyi teşvik etmeyi tercih etmişler.... Yani bu gençler kolaya değil zora talip olmuşlar.
Milli Eğitime dilekçeyi vermişler vermesine ama, gel zaman git zaman bir türlü izin işlemi sonuçlanmıyor... Teftiş kurulu başkanlığı işi ağırdan alıyor, "ne aceleniz var?" deniyor. Açılma izni için görevlendirilen müfettiş,"havanda su dövüyor"
Her geldiğinde farklı bahaneler öne sürüyor. Fakat bir türlü olumlu netice alınamıyor. Denizli'yi tanımayan, bilmeyen gençler olarak sadece normal yollardan, usulüne uygun olarak işimizin olmasını istiyoruz. Ama nafile bir bekleyişdi.
Diğer dershaneler öğrenci kayıtlarını yaparken biz bekliyoruz izin almak için... bizimle aynı tarihlerde müracaatlarını yapan 4 dershaneye izin var bize yok... şartlar aynı, pozisyonlar aynı, ama onlara var bize yok...
Hani bize dendi ya "çadırda da dershane açsanız 500 öğrenci gelir" diye.. bizde bu düşünce ile 500 öğrencilik yayın anlaşması yaptık, Öğretmenlerle sözleşme yaptık, gerekli idari personellerle anlaştık, dershane binasının bir eğitim için gerekli olan tüm ekipmanlarını hazırladık...Anlayacağınız her şey hazır... 6 genç insan olarak biz hazırız...Hazır olmayan tek şey dershaneye verilecek olan "açılma izin" belgesi...
Koalisyon hükümetlerinin hüküm sürdüğü zamanlar. İktidarda DSP, ANAP ve MHP den oluşan koalisyon var... Milli Eğitim Bakanlığı DSP'nin elinde...
Dönemin valisi, eski bir iç işleri bakanının akrabası, ona ulaşmaya çalışıyoruz. Ulaşmaya çalışma sebebimiz "niçin izin verilmiyor" bunu öğrenmeye çalışıyoruz. Çünkü bize gerçek neden söylenmiyor, söylenenlerde çok akla mantığa yatmıyor... vali için dedilerki "size tamam" der. Fakat siz milli eğitime varmadan, milli eğitim müdürünü arar, işin olmamasını söyler... Ben kendim bizzat valiyle görüştüm, bana "siz gidin ben il müdürünü arayacağım" dedi. Bende il milli eğitim müdürlüğüne gittim, müdür beyle görüştüm, bana "sizin iş olmaz" dedi... Sebep nedir? mantıklı bir cevap yok... Tek dedikleri "arkanızda kim var? Siz daha çok gençsiniz dershane açacak parayı nereden buldunuz?". Her birimiz 8, 10 yıldır dershanelerde çalışıyoruz. Ayrıca Erzurum'da bir dershanenin ortaklarıydık, oradan ayrıldık, paramız var, arkamızda da Allah'tan başka kimse yok desekte nafile. Elimiz boş bir şekilde yine döndük milli eğitimin kapısından...
Bu süreçte acaba bir çözüm yolu bulabilir miyiz diye, dönemin ilgili bütün siyasi partilerin il başkanları ile görüştük. CHP ile başkanı "hocam biliyorsun biz iktidar ortağı değiliz, yapacak bir şeyimiz yok" dedi...MHP den ilgili kişilerle görüştük, "Milli eğitim bizde değil, bir şey yapamayız" dediler... ANAP il başkanı "milli eğitim bizde değil, onun için, yapabileceğimiz bir şey yok" dedi... Ak Parti yeni kurulmuş il başkanı " iktidarda değiliz, elimizden bir şey gelmez" dedi...
İş döndü dolaştı milli eğitim bakanlığını elinde bulunduran DSP' ye... il başkanı ile kendim bizzat konuştum. Ve balon patladı...bize niçin izin verilmediğini öğrendim... DSP il başkanı " hocam mesele sizlik değil, mesele sizin gümüş yüzük takıyor olmanız ve eşinizin başörtülü olması, kusura bakmayın ben böyle bir dershanenin açılmasına müsaade ederek, Denizli'de arkamdan teneke çaldırttırmam." Diyerek meseleyi özetledi... kendisine dedim ne alaka insanların özel hayatı ile işi, önemli olan ikisini birbirine karıştırmasın yeter...
Sonra milli eğitim teftiş kurulu'da benzer şeyler söylemeye başladı...Suç aletleri bulunmuştu...Gümüş yüzük ve başörtüsü... kullananlar 6 genç ve bunların eşleri... erkekler nasıl olurda gümüş yüzük takarlar... hanımefendiler de nasıl başörtüsü takarlar... hem de bu çağda, 21. yy da...olacak şey değil....Ben artık milli eğitime giderken "suç aleti" olan gümüş yüzüğü parmağımdan çıkarıyorum, akşam eve giderken ise "evlilik yüzüğü" olan gümüş yüzüğümü takıp eve öyle gidiyorum... Adamlara dedim kardeşim ben sizin altından mı? gümüşten mi? Yoksa bakırdan mı?
Yüzük taktığınızla ilgilenmiyorum, bana ne ne takarsınız takın. Ya da eşinizin başı açık mı? Kapalı mı? Beni ilgilendirmez...biz insanların suretlerine değil, siretlerine bakarız....yani bir kişinin ahlakı, karakteri, manevi dünyası ve iç güzelliği iyi olsunda dışı, kılık kıyafeti çok o kadar önemli değil.
Fakat bütün söylemler boşuna netice de bize dershane açmamız için izin vermediler. Biz bütün birikimlerimizi buraya yatırdık, yetmedi bir sürü personelle anlaştık. Onlarında kendilerine göre planları var vs. vs....
Biraz uğraştık bu defa iş işten geçtikten sonra. Yani kayıt dönemleri geçtikten sonra... Sadece "mezun öğrencilere" yönelik izin verdiler...500 öğrenci hayal ederek planladığımız dershaneye sadece 105 mezun öğrenci kaydedebildik.
Biz kiraladığımız o koskoca 7 katlı binada, bir eğitim öğretim yılını sadece 105 öğrenci ile sezonu kapattık... Kapattık ama nasıl kapattık gelin birde bize sorun...Dışı milleti, içi bizi yaktı. Gelir yok gider çok... binanın kirası, personellerin maaşları, yayınların parası, elektrik, su, ssk ve bağkur giderleri... Ayrıca 6 arkadaşın herbiri evli ve çocuklu....ödenmeyi bekleyen ev kiraları... babalarından harçlık bekleyen çocuklar...Evin zaruri ihtiyaçları için kocalarından para bekleyen eşler...
Daha sonra 3 Kasım 2002 seçimleri oldu. Koalisyon hükümeti gitmekle kalmadı, koalisyonu oluşturan üç partide barajın altında kaldılar. Ve Türkiye'de yeni bir oluşumun olduğu, yeni kurulmuş bir parti olan Ak Parti tek başına iktidar oldu...Şartlar değişti, o dönemde etkili koltuklarda oturan insanların pozisyonları değişti. Pozisyonlar değişince gerçeklerde bir bir ortaya çıkmaya başladı...
Tüm bunlardan sonra öğreniyoruz ki, yukarıda bahsettiğim meseleden dolayı, "gümüş yüzük takmam ve eşimin başörtülü olması" bize izin vermiyorlar... Görünürde farklı gerekçeler bulmak için, kendilerine yakın, her türlü pisliğin altına imza atabilecek özel insanları bulup, dershane açılış iznini onlara veriyorlar, o insanlarda hiç insanın aklına gelmeyecek yollara başvuruyorlar ve olayı yasal zemine oturtmaya çalışıyorlar... Takdiri ilahi, olacak bu ya, ayaklarına dolaşıyor ve ben bunların kim olduğunu ve kimlere yaptırdıklarını öğreniyorum... Dershane açma işini alan görevliler "bize yemin ettirdiler, Kur'an'a el bastırdılar" diyerek itiraf ediyorlar...
Biz usulüne uygun olarak bir yıl öncesinde açamadığımız dershaneyi, tüm öğrencileri kapsayacak şekilde açtık. Fakat "atı alan, Üsküdarı geçer" sözünde de ifade edildiği gibi, biz o ilk yılın acısını hep çektik ve o "çadırda bile olsa 500 öğrenci" sayısına hiçbir zaman ulaşamadık...çünkü daha açılırken "kadük" bıraktılar bizi ve hayallerimizi...âdeta doğmadan öldürdüler...dalını kırdılar...taze filizlenmesine bile izin vermediler, bin bir umutla dikilen ağacın...
Bundan tam 23 yıl önce hayalleri ve idealleri yıkılmış 6 gençten birisi olarak, yılmadım, yıkılmadım, devletime hiçbir zaman küsmedim. Denizli'den 2006 yılında ayrıldım, güller ve göller diyarı Isparta'da yine özel sektörde eğitim öğretim sektöründe hayatıma devam ettim...burada da özel eğitim kurumumu işletirken yine farklı sıkıntılar yaşadım. Şunu öğrendim ki, bu ülkede özel sektörde iş yapmak çok zor. Çünkü devlet kurumlarında olmayan bir çok standart, özel sektörden bekleniyor. Devletin kendi kurumlarında idare
edilen, esnetilen bir çok kural, özel sektörde santim santimine işletiliyor. En basitinden "eğitim kurumlarında derslik kapıları dışarıya açılır" kuralı var...gidin bakın bu kural devlet okullarında işletiliyor mu? Mutlaka kurala uyanlar vardır...ama uymayanlar da çoktur..özelde kesinlikle bütün kapılar dışarıya koridora açılmazsa izin verilmez...derslik kapıları belli bir ölçünün santim altındaysa izin verilmez... kısacası özelde kurallara tam uyulacak...devlet kurumlarında esneklik olabilir.
En sonunda 2018 yılında üniversiteye geçerek devlet memuru oldum. Adeta "Azıcık aşım, ağrısız / kaygısız başım" misali. Devletimizin sunduğu imkanlar ölçüsünde görevimizi layıkıyla yerine getirmeye çalışıyorum. Şimdi özel sektörde edindiğim bir çok, acı tatlı deneyimi, üniversiteli gençlerle paylaşarak... Gençlere insan hayatının bütün aşamalarının zor olduğunu, bunları aşabilmek için mücadele etmeleri gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Bir nevi deneyimlerimizi paylaşarak, onlara bir hocalık yapmaktan ziyade "Önce karakter, sonra kariyer" ilkesiyle, mentörlük yapmaya çalışıyorum.

