Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Hayrat Yardım
Ahmet Aydın
Köşe Yazarı
Ahmet Aydın
 

Beni Olduğum Gibi Kabul Et!

İnsanoğlu, çoğu zaman kendini eğitip terbiye etmek yerine, alışkanlık haline getirdiği davranışlarını “benim huyum böyle” diyerek savunmayı tercih ediyor. Oysaki insanın kişiliği sadece "huy" dan ibaret değildir. Kişiliğin birde, insanın içinde yaşadığı ailenin, sosyal çevrenin ve aldığı eğitimin etkisiyle sonradan kazandığı özelliklerini oluşturan "karakteri" ve yine doğuştan var olupta keşfedilmeyle ortaya çıkan "yeteneği" vardır. Yani insanın kişiliği=mizaç (huy) + yetenek + karakter üçlüsünün toplamını ifade eder. Huy (mizaç), insanın doğuştan getirdiği, değişmesi zor olan, genetiksel özellikler taşıyan davranışlardır. Mizaç, her nekar değişmesi zor olsa da, vaktinde müdahale edilirse değişebilir. Atalarımız "kişi yedisinde ne ise yetmişinde de o dur" diyerek,  mizacın zor ama değişebilir özelliğine dikkat çekmişlerdir. Yine "ağaç yaşken eğilir" sözü de benzer bir durumu ifade etmektedir. Olaya bilimsel açıdan bakıldığında, çocuk eğitiminde "0-6 yaşın" önemli olduğunu hatta çocuk eğitiminin anne karnında başladığına dikkat çekilmektedir. Osmanlı eğitim sisteminde "çocuk eğitiminden" ziyade, "çocuk terbiyesi" ifadesi daha sık kullanılmaktadır. Yani kişiliğin oluşmasında çocuğa sonradan kazandırılacak niteliklerin olabileceğini, çocuğun doğduktan sonra yedi yaşına kadar terbiye edilip, var olan bazı olumsuz özelliklerinin değiştirilebileceğini vurgulamışlardır. Bu durumu şöyle örneklendirebiliriz, lezzetli bir et yenmek isteniyorsa, özellikle ızgarada bir eti pişirmeden önce iyice "terbiye" etmek gerekiyor, âdeta sağlam kişilikli bir çocuk sahibi olmak içinde, çocuğun olumsuz özelliklerinin eğitim yoluyla terbiye edilmesi gerekmektedir. Bir nevi,  sinirler alınacak, inatlar yön değiştirilecek, aşırı uçları törpülenecek, gereksizler atılacak, ezilmesi gereken yerler ezilecek, baharatı, tuzu eksikse eklenecek tam bir "terbiye" verilecek. Çocuklarına bir sevgi kırıntısı dahi sunmamış ebeveynler, kendi elleriyle budadıkları bir ağacın, yetişkinlikte onlara en cömert meyveyi sunmasını bekliyorlar. Ve o ağaç artık meyve vermediğinde, suçu bakımda değil, yine ağacın kendisinde arıyorlar. Nasıl ki, bir meyve ağacından iyi bir verim alabilmek için "budama" işlemi yapılıyorsa, iyibir nesil yetiştirmek istiyorsak, vaktini ve saatini geçirmeden çocuklarımızı da bir nevi budamamız gerekiyor. Olaya bu veriler ışığında bakıldığında, her tekrar edilen davranışın "huy" olmadığını, bazılarının zaman içerisinde büyütülmüş, beslenmiş ve kişiliğin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş takıntılar olduğunu görmekteyiz. Kısacası bir insanın "titiz" olması başka şeydir; her şeyin kendi istediği gibi olmasını istemesi başka… "Düzenli" olmak başka şeydir; en küçük farklılıkta öfkelenmek başka… Düşünceli olmak başka şeydir; sürekli kuşku ve kontrol ihtiyacıyla yaşamak başka… Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Bugün birçok insan, çevresini yoran, insanları bunaltan, tüketen, hatta kendini çekilmez hâle gelen davranışlarını “benim karakterim bu” diyerek meşrulaştırmaya çalışıyor. Halbuki karakter, insanın eğitim yoluyla "terbiye" edilmesiyle değişir. Bunu "benim huyum bu" diyerek "takıntı" hâline getirmek ise insanı daraltır, çevresini ise bunaltır ve yıpratır. Aslında huy dediğimiz özellikler, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, çoğu zaman yaratılıştan gelen genetiksel eğilimlerdir. Kimi insan daha sakin olur, kimi daha hareketli… Kimi duygusal olur, kimi daha mantıklı… Bunlar mizacın parçalarıdır. Fakat sonradan edinilen aşırı kontrol isteği, kırıcı inatçılık, sürekli alınganlık, her şeyi büyütme hali ya da herkesi değiştirmeye çalışma arzusu, çoğu zaman “huy” değil, kişinin beslediği bir davranış alışkanlığıdır. Bazı insanlar yıllarca sürekli olarak aynı cümleyi kurarlar “ben böyleyim, değişemem” ya da "yaratılışım bu" diyerek olumsuz davranışlarının arkasında ki, bahanelere sığınmak isterler. Oysa insan değişebilir. Çünkü insan, sadece yaratılmış özellikleri ile yaşayan bir varlık değil, aynı zamanda eğitim yoluyla kendini inşa edebilen bir varlıktır. Tasavvuf geleneğinde "nefis terbiyesi" olarak bilinen, bugün ise "irade terbiyesi" diye ifade edilen şey, tam da bunun için vardır. İnsan, kötü huylarını kader gibi görmek yerine onları düzeltmeye çalışmalıdır. Öfkesini yumuşatır, kibirini törpüler, bencilliğini azaltır, takıntılarını fark eder. Çünkü insanın kişiliğinin olgunlaşması, “ben buyum” demesiyle değil, “nasıl daha iyi biri olabilirim?” diye, kendini sorgulamasıyla başlar. Günümüzde ise nefsin her isteği özgürlük sanılıyor. Oysa ki, "sanmak" en büyük yanılgılardan birisidir. Kendilerine yönelik yapılan en küçük eleştiride, insanlar hemen “ben buyum, beni olduğum gibi kabul et” cümlesine sığınıyorlar. Ya da "seveceksen beni böyle sev" diyerek sevgiyi şarta bağlıyorlar. Halbuki sevgi, yanlışlarımızı "kutsamak", yanımızdakileri de buna "mecbur etmek" değildir. Gerçek sevgi, insanın kendi yanlışlarını görmesine ve bunları düzeltmesine yardımcı olur. Evde, iş yerinde, arkadaşlıkta insanları en çok yoran şey, kişide var olan "kusurlar" değil, bunları görmek istemeyen ve "değişmeyi" reddeden kişilik yapısıdır. Çünkü hata yapan insan affedilebilir, ama hatasını "karakter" diye savunan insan zamanla insanları kırar, çevresini tüketir, en sonunda da insanlar kendisinden bir bir uzaklaşırlar. Aslında hayatın gerçeğiyle yüzleşirken, bize neşemizi, huzurumuzu ve anlamımızı geri veren şey, birbirimiz için yapabileceğimiz fedakarlıkların olduğu, "şartsız" kabuller oluyor genelde. Karşılıklı "kusurları" ve "eksikleri" bağrımıza basmadan yaşadığımız bir ömür, genellikle gökyüzünün kuraklığında bir yalnızlıktan öteye geçemiyor. Hayat hep kış değildir, yaz ve baharı da unutmamalı insan.  Halden anlayan seni bulmadıkça, bulduğun herşey seni halsiz bırakır demiş eskiler…İnsanların en hassas yanlarını veya yaralarını fark etmek, onları oradan vurabilmek ya da kusur bulmak için değil, o yaraları anlamak ve incitmemek içindir. Çünkü bir insanın kırıldığı yeri bilmek, size güç ya da fırsat değil, yaraları sarabilmek için sorumluluk vermelidir. Bazıları bunu manipüle etmek için kullanır, bazıları ise o yaraya saygı duyar. "Karakter" dediğimiz şey de tam olarak burada başlar. Aramamız gereken kusursuz bir masal kahramanı olmamalı. Yolda ayağımız tökezlediğinde, düşmememiz için elimizden sıkıca tutacak sahici bir yol arkadaşı olmalı belki de. Bazen asıl marifet zaaflarıyla, yersiz öfkeleriyle, suskunluklarıyla yanımızda duran "eksik gibi görülen insanı" sevebilmektir. Mükemmel insanı ararken kendimizi ne kadar yorduğumuzu, bir çok ihtimali elimizin tersiyle ittiğimizi fark etmiyoruz bile. Beklentilerin ağır yükünü omuzlarımızdan bir atabilsek, belki yanı başımızda duran, ama yüksek standartlarımızın gölgesinde kalan sade güzelliği göreceğiz. Dikenlerin arasındaki "gülü" koparabilmek için, patika yollardan geçen gül bahçesine koşarken, ayaklarımızın altında ezilen "kır çiçeklerini" fark edeceğiz belkide. Ya da mutfakta birlikte çay demlerken, sofra kurarken yapılan basit ama sade bir sohbetin, ışıltılı mekanlarda, ilim meclislerinde entellektüel tartışmalardan çok daha doyurucu olabileceğini anlayacağız.  "Benim ahlakım bu, huyum bu" diyen birisi için İmam-ı Gazâli şöyle der; "Eğer ahlak değişmeyecek olsaydı, o zaman nasihatlerin, öğütlerin ve edeplendirici şeylerin bir anlamı kalmazdı."  Ve yine Resulullah (s.a.v) de "Ahlakınızı güzelleştirin"  ve "Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" diye buyurmazdı. Buradan anlıyoruz ki, insan terbiye edilebilir bir varlıktır. Ayrıca toplumsal hayatta insan ilişkileri "ahlak ve sorumluluk" ekseninde yürür. Bir insan sağa sola sataşıyor ve çevresine huzursuzluk veriyorsa, bilin ki onun kendi içinde, kendisiyle kavgası vardır. Kendisiyle kavgasını bitirememiş, içinde huzuru olmayan bir insanın, dışına huzur vermesi mümkün değildir.  Ayrıca kendi olamayan insan, kendini de tanıyamaz. Kendini tanımayan insan kendini kaybeder. Kendini kaybeden insan da, yolunu kaybedebilir.  Kendimizi tanıyabilmek için, belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor, “savunduğum şey gerçekten 'huyum' mu, yoksa yıllardır vazgeçemediğim 'takıntılarım' mı?” yani insanın önce kendini tanıması gerekmektedir. Çünkü insan, kendini tanımaya başladığında, kendini bulabilmek için "değişimin" kapısını da aralamaya başlamıştır demektir. Ve bazen bir ömrün huzuru, “ben böyleyim” cümlesinden vazgeçebilmekle ve değişim istemekle başlar. Huzur istiyorsa insan, etrafındakileri değil, kendini değiştirmekle işe başlamalıdır. Çünkü kendini değiştiren, dünyasını da değiştirir.
Ekleme Tarihi: 21 Eylül 2026 -Pazartesi

Beni Olduğum Gibi Kabul Et!

İnsanoğlu, çoğu zaman kendini eğitip terbiye etmek yerine, alışkanlık haline getirdiği davranışlarını “benim huyum böyle” diyerek savunmayı tercih ediyor. Oysaki insanın kişiliği sadece "huy" dan ibaret değildir. Kişiliğin birde, insanın içinde yaşadığı ailenin, sosyal çevrenin ve aldığı eğitimin etkisiyle sonradan kazandığı özelliklerini oluşturan "karakteri" ve yine doğuştan var olupta keşfedilmeyle ortaya çıkan "yeteneği" vardır. Yani insanın kişiliği=mizaç (huy) + yetenek + karakter üçlüsünün toplamını ifade eder.

Huy (mizaç), insanın doğuştan getirdiği, değişmesi zor olan, genetiksel özellikler taşıyan davranışlardır. Mizaç, her nekar değişmesi zor olsa da, vaktinde müdahale edilirse değişebilir. Atalarımız "kişi yedisinde ne ise yetmişinde de o dur" diyerek,  mizacın zor ama değişebilir özelliğine dikkat çekmişlerdir. Yine "ağaç yaşken eğilir" sözü de benzer bir durumu ifade etmektedir. Olaya bilimsel açıdan bakıldığında, çocuk eğitiminde "0-6 yaşın" önemli olduğunu hatta çocuk eğitiminin anne karnında başladığına dikkat çekilmektedir.

Osmanlı eğitim sisteminde "çocuk eğitiminden" ziyade, "çocuk terbiyesi" ifadesi daha sık kullanılmaktadır. Yani kişiliğin oluşmasında çocuğa sonradan kazandırılacak niteliklerin olabileceğini, çocuğun doğduktan sonra yedi yaşına kadar terbiye edilip, var olan bazı olumsuz özelliklerinin değiştirilebileceğini vurgulamışlardır.

Bu durumu şöyle örneklendirebiliriz, lezzetli bir et yenmek isteniyorsa, özellikle ızgarada bir eti pişirmeden önce iyice "terbiye" etmek gerekiyor, âdeta sağlam kişilikli bir çocuk sahibi olmak içinde, çocuğun olumsuz özelliklerinin eğitim yoluyla terbiye edilmesi gerekmektedir. Bir nevi,  sinirler alınacak, inatlar yön değiştirilecek, aşırı uçları törpülenecek, gereksizler atılacak, ezilmesi gereken yerler ezilecek, baharatı, tuzu eksikse eklenecek tam bir "terbiye" verilecek.

Çocuklarına bir sevgi kırıntısı dahi sunmamış ebeveynler, kendi elleriyle budadıkları bir ağacın, yetişkinlikte onlara en cömert meyveyi sunmasını bekliyorlar. Ve o ağaç artık meyve vermediğinde, suçu bakımda değil, yine ağacın kendisinde arıyorlar. Nasıl ki, bir meyve ağacından iyi bir verim alabilmek için "budama" işlemi yapılıyorsa, iyibir nesil yetiştirmek istiyorsak, vaktini ve saatini geçirmeden çocuklarımızı da bir nevi budamamız gerekiyor.

Olaya bu veriler ışığında bakıldığında, her tekrar edilen davranışın "huy" olmadığını, bazılarının zaman içerisinde büyütülmüş, beslenmiş ve kişiliğin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş takıntılar olduğunu görmekteyiz.

Kısacası bir insanın "titiz" olması başka şeydir; her şeyin kendi istediği gibi olmasını istemesi başka… "Düzenli" olmak başka şeydir; en küçük farklılıkta öfkelenmek başka… Düşünceli olmak başka şeydir; sürekli kuşku ve kontrol ihtiyacıyla yaşamak başka… Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Bugün birçok insan, çevresini yoran, insanları bunaltan, tüketen, hatta kendini çekilmez hâle gelen davranışlarını “benim karakterim bu” diyerek meşrulaştırmaya çalışıyor. Halbuki karakter, insanın eğitim yoluyla "terbiye" edilmesiyle değişir. Bunu "benim huyum bu" diyerek "takıntı" hâline getirmek ise insanı daraltır, çevresini ise bunaltır ve yıpratır.

Aslında huy dediğimiz özellikler, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, çoğu zaman yaratılıştan gelen genetiksel eğilimlerdir. Kimi insan daha sakin olur, kimi daha hareketli… Kimi duygusal olur, kimi daha mantıklı… Bunlar mizacın parçalarıdır. Fakat sonradan edinilen aşırı kontrol isteği, kırıcı inatçılık, sürekli alınganlık, her şeyi büyütme hali ya da herkesi değiştirmeye çalışma arzusu, çoğu zaman “huy” değil, kişinin beslediği bir davranış alışkanlığıdır.

Bazı insanlar yıllarca sürekli olarak aynı cümleyi kurarlar “ben böyleyim, değişemem” ya da "yaratılışım bu" diyerek olumsuz davranışlarının arkasında ki, bahanelere sığınmak isterler.
Oysa insan değişebilir. Çünkü insan, sadece yaratılmış özellikleri ile yaşayan bir varlık değil, aynı zamanda eğitim yoluyla kendini inşa edebilen bir varlıktır.

Tasavvuf geleneğinde "nefis terbiyesi" olarak bilinen, bugün ise "irade terbiyesi" diye ifade edilen şey, tam da bunun için vardır. İnsan, kötü huylarını kader gibi görmek yerine onları düzeltmeye çalışmalıdır. Öfkesini yumuşatır, kibirini törpüler, bencilliğini azaltır, takıntılarını fark eder. Çünkü insanın kişiliğinin olgunlaşması, “ben buyum” demesiyle değil, “nasıl daha iyi biri olabilirim?” diye, kendini sorgulamasıyla başlar.

Günümüzde ise nefsin her isteği özgürlük sanılıyor.

Oysa ki, "sanmak" en büyük yanılgılardan birisidir. Kendilerine yönelik yapılan en küçük eleştiride, insanlar hemen “ben buyum, beni olduğum gibi kabul et” cümlesine sığınıyorlar. Ya da "seveceksen beni böyle sev" diyerek sevgiyi şarta bağlıyorlar.

Halbuki sevgi, yanlışlarımızı "kutsamak", yanımızdakileri de buna "mecbur etmek" değildir. Gerçek sevgi, insanın kendi yanlışlarını görmesine ve bunları düzeltmesine yardımcı olur.

Evde, iş yerinde, arkadaşlıkta insanları en çok yoran şey, kişide var olan "kusurlar" değil, bunları görmek istemeyen ve "değişmeyi" reddeden kişilik yapısıdır. Çünkü hata yapan insan affedilebilir, ama hatasını "karakter" diye savunan insan zamanla insanları kırar, çevresini tüketir, en sonunda da insanlar kendisinden bir bir uzaklaşırlar.

Aslında hayatın gerçeğiyle yüzleşirken, bize neşemizi, huzurumuzu ve anlamımızı geri veren şey, birbirimiz için yapabileceğimiz fedakarlıkların olduğu, "şartsız" kabuller oluyor genelde.

Karşılıklı "kusurları" ve "eksikleri" bağrımıza basmadan yaşadığımız bir ömür, genellikle gökyüzünün kuraklığında bir yalnızlıktan öteye geçemiyor. Hayat hep kış değildir, yaz ve baharı da unutmamalı insan. 

Halden anlayan seni bulmadıkça, bulduğun herşey seni halsiz bırakır demiş eskiler…İnsanların en hassas yanlarını veya yaralarını fark etmek, onları oradan vurabilmek ya da kusur bulmak için değil, o yaraları anlamak ve incitmemek içindir. Çünkü bir insanın kırıldığı yeri bilmek, size güç ya da fırsat değil, yaraları sarabilmek için sorumluluk vermelidir. Bazıları bunu manipüle etmek için kullanır, bazıları ise o yaraya saygı duyar. "Karakter" dediğimiz şey de tam olarak burada başlar.

Aramamız gereken kusursuz bir masal kahramanı olmamalı. Yolda ayağımız tökezlediğinde, düşmememiz için elimizden sıkıca tutacak sahici bir yol arkadaşı olmalı belki de. Bazen asıl marifet zaaflarıyla, yersiz öfkeleriyle, suskunluklarıyla yanımızda duran "eksik gibi görülen insanı" sevebilmektir. Mükemmel insanı ararken kendimizi ne kadar yorduğumuzu, bir çok ihtimali elimizin tersiyle ittiğimizi fark etmiyoruz bile.

Beklentilerin ağır yükünü omuzlarımızdan bir atabilsek, belki yanı başımızda duran, ama yüksek standartlarımızın gölgesinde kalan sade güzelliği göreceğiz. Dikenlerin arasındaki "gülü" koparabilmek için, patika yollardan geçen gül bahçesine koşarken, ayaklarımızın altında ezilen "kır çiçeklerini" fark edeceğiz belkide. Ya da mutfakta birlikte çay demlerken, sofra kurarken yapılan basit ama sade bir sohbetin, ışıltılı mekanlarda, ilim meclislerinde entellektüel tartışmalardan çok daha doyurucu olabileceğini anlayacağız. 

"Benim ahlakım bu, huyum bu" diyen birisi için İmam-ı Gazâli şöyle der; "Eğer ahlak değişmeyecek olsaydı, o zaman nasihatlerin, öğütlerin ve edeplendirici şeylerin bir anlamı kalmazdı."  Ve yine Resulullah (s.a.v) de "Ahlakınızı güzelleştirin"  ve "Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" diye buyurmazdı. Buradan anlıyoruz ki, insan terbiye edilebilir bir varlıktır. Ayrıca toplumsal hayatta insan ilişkileri "ahlak ve sorumluluk" ekseninde yürür.

Bir insan sağa sola sataşıyor ve çevresine huzursuzluk veriyorsa, bilin ki onun kendi içinde, kendisiyle kavgası vardır. Kendisiyle kavgasını bitirememiş, içinde huzuru olmayan bir insanın, dışına huzur vermesi mümkün değildir.  Ayrıca kendi olamayan insan, kendini de tanıyamaz. Kendini tanımayan insan kendini kaybeder. Kendini kaybeden insan da, yolunu kaybedebilir. 

Kendimizi tanıyabilmek için, belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor, “savunduğum şey gerçekten 'huyum' mu, yoksa yıllardır vazgeçemediğim 'takıntılarım' mı?” yani insanın önce kendini tanıması gerekmektedir. Çünkü insan, kendini tanımaya başladığında, kendini bulabilmek için "değişimin" kapısını da aralamaya başlamıştır demektir.

Ve bazen bir ömrün huzuru, “ben böyleyim” cümlesinden vazgeçebilmekle ve değişim istemekle başlar. Huzur istiyorsa insan, etrafındakileri değil, kendini değiştirmekle işe başlamalıdır. Çünkü kendini değiştiren, dünyasını da değiştirir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve davrazhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.