Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Hayrat Yardım
Ahmet Aydın
Köşe Yazarı
Ahmet Aydın
 

Dindar Görünme Modası!

Özünde dindar olmayan fakat davranışları ile dindar gibi görünmeye çalışan "dini dar" olan yöneticiler, tarih boyunca inanç olgusunu kitleleri etkilemek, güç kazanmak ve yönetimlerini meşrulaştırmak için araç olarak kullanmışlardır.  Sosyoloji bağlamında olaya baktığımızda bu durum "din istismarı", "tribün dindarlığı" veya "riyakar yönetim" olarak karşımıza çıkmaktadır. Özünde dindar olan bir insanın temel nitelikleri arasında; ahlak, adalet, samimiyet, özü sözü bir olmak dikkat çekerken; buna karşın aslında dindar olmayıp, dindar görünmeye odaklanan yöneticilerde bu nitelikler yerini; görünürlükte bir imaj bir algı çalışmasına bırakır. Bu türden yöneticiler, gerçekte dini yaşamamasına rağmen "dindar-MIŞ" gibi görünmeye çalışırlar.  Bazı yöneticiler dini inanç ve ibadetlerin kalpten gelen bir teslimiyetle değil, toplumda statü kazanmak, takdir toplamak veya belirli bir güce ulaşmak amacıyla sergileyip Tribün dindarlığına soyunurlar. Bu durum İslami literatürde "riya" ve "münafıklık" olarak ifade edilmektedir. Yani kişinin özü ile sözünün, özel hayatı ile kamusal kimliğinin birbirini tutmaması durumudur. Bu kişiler sırf toplumsal statü elde edebilmek için; dini hassasiyetleri yüksek olan çevrelerde itibar ve saygınlık kazanma arzusu ile dini değerleri kullanmaktan geri durmaz. Bununla birlikte, ticari ilişkilerde güven toplamak veya siyasi-bürokratik kademelerde yükselmek için dini bir kimliğe bürünme ihtiyacı içerisindedirler. Dini değerlere gerçekten inanmasalar bile, ait olduğu sosyal grubun veya cemaatin dışına itilmemek için şekilsel olarak kurallara sıkı sıkıya uyma zorunluluğu hissederler. Dinin ahlaki ve kalbi boyutundan ziyade kılık kıyafet, sakal, tesbih, başörtüsü, kullanılan kelimeler veya belirli ritüellerin görünürlüğünü ve şekilselciliğini önemserler. İbadetler ve dini söylemler yalnızken değil, genellikle insanların görebileceği, kamusal alanlarda, dijital platformlarda veya sosyal ortamlarda yoğunlaşır. Dışarıya karşı son derece dindar ve hassas görünürken, kul hakkı, adalet, dürüstlük ve kulaktan kulağa gıybet gibi temel ahlaki konularda pervasızca davranabilmektedirler. Kendi dindarlık biçimini vitrine koyan bazı yöneticiler de, kendileri gibi görünmeyen veya yaşamayan diğer insanları kolayca yargılama ve "yetersiz" görme eğilimindedirler. İslam dini, ibadetlerin gizli tutulmasını ve samimiyetle yapılmasını emreder. Kur'an-ı Kerim'de Maun Suresinde; namaz kıldıkları halde kıldıkları namazdan gafil olanlar ve ibadetlerini "gösteriş (riya)" için yapanlar kınanmaktadır. Hadis-i Şeriflerde Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), "gizli şirk" olarak nitelendirdiği "riya"dan ümmetini sakındırmış ve "Ameller niyetlere göredir" buyurarak samimiyetin önemini vurgulamıştır. Özetle tribüne oynama dindarlığı; dinin özünü, ahlakını ve maneviyatını göz ardı ederek onu sadece toplumsal bir kamuflaj veya pazarlama aracı olarak kullanma hastalığıdır. Tribün dindarlığı içerisinde olan bir yönetici, dini inanç ve ibadetleri; kalpten gelen bir teslimiyetle yapmak yerine, toplumda "saygınlık", "güç", "statü" ve "menfaat" kazanmak amacıyla dış görünüşlerinde sergilemektedirler. Bu bağlamda dindarlık, ahlaki değerlerden ve manevi özünden koparılarak bir nevi "gösteriş" veya "sosyal maske" olarak kullanılmaktadır Bu türden yöneticiler, samimiyetten uzak; ibadetleri, dini sembolleri ve söylemleri toplumun gözü önünde abartılı bir şekilde kullanırlar. Öyleki, dini kavramları, aldıkları haksız kararlarını veya başarısızlıklarını örtbas etmek için siper olarak kullanırlar. Dahada vahimi, toplumun saf, temiz inançlarını ve dini konularda ki hassasiyetlerini; oya, sosyal güce ya da ticari ranta çevirmeyi hedeflerler. Tamamen makam odaklı olan görünürdeki dindarlık; içi boşaltılmış bir deniz kabuğu gibidir. Bu durum aynen deniz kabuğunu, kulağınıza dayayıp da denizin sesini duymaya çalışmak gibidir. Bu tarz dindarlıkta "dini ritüeller" şekil olarak vardır, fakat esas olması gereken "içerik" ve "anlamlar" kaybolmuştur. Bu türden bir dindarlıkta; halksever bir samimiyet, özünde bir candanlık ve dostçasına bir davranış yoktur. Davranışlar samimiyetten uzak, basit ve soğuktur. Oysa ki, Din; sadece şekil olarak bir "yapma" meselesi değil, aynı zamanda bir "olma" meselesidir. Allah'a yakın olmak isteyen kişi, O’nun kuluna yakın, nefsine de bir o kadar uzak olması gerekir. Özünde dindar olmayıpta, "dindar taklidi" yapan idarecilerin söz ve davranışları arasında her zaman büyük çelişkiler vardır. Bu türden yöneticilerin en belirgin özellikleri; Konuşurken "kul hakkından" bahsederler, fakat iş uygulamaya geldiğinde "liyakati" reddedip, iltimas ve torpili esas alırlar. Kendilerinden olanların hatalarını görmezden gelirlerken, aynı yanlışları yapan muhaliflere veya sıradan vatandaşlara karşı bu kuralları acımasızca uygularlar. Konuşmalarında sürekli ayet, hadis ve dini menkıbeler yerleştirerek, kendilerine manipülasyon alanı oluştururlar. Yaptıkları hatalar karşısında kendilerine yöneltilen her haklı eleştiriyi "dine ve dini değerlere saldırı" gibi göstererek mağduriyet algısı geliştirirler. İslam inancına göre, "dini ve dini değerleri" kendi siyasi ve dünyevi çıkarlarına alet eden "sözde" dindarların, yaptıkları bu davranışlarına karşı çok sert uyarılarda bulunur. Öyleki, namaz kıldığı halde yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayan ve ibadetlerini gösteriş için yapan "riyakarları" açıkça kınar. İslamiyette liyakati temele alarak yapılan "adaletli" yönetimler övülürken;dini "maske" olarak kullanıpta, etrafındaki insanlara zulmeden yöneticilerin büyük bir vebal altında olduğu vurgular Dini ve dini değerleri, dünyevi makam ve kişisel hırslarına karşı bir kalkan olarak kullanma düşüncesinde olan bir yönetim anlayışının faturası; her zaman topluma ve inancın kendisine kesilmektedir. Toplum içerisinde insanların, özellikle de dine muhalif olan kişilerin eline adeta koz verilmiş olur. Yani bu insanlar "birde dindar olacak" veya "güya Müslüman bunlar" gibi söylemlerle, kişilerden ziyade, direk dinin kendisine saldırılmasına zemin hazırlar. Bu durum "Ele verir talkını kendi yutar salkımı", ata sözünde de, ifade edildiği gibi; başkalarına sürekli öğüt veren, yol gösteren veya yasaklar koyan ancak bu söylenenleri, kendisi hiç uygulamayan ya da tam tersini yapan kişileri ifade etmektedir Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek, kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır. Ve ona sorar; “Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?” Derviş kendini savunur; “Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı.” Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki; “Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun?” Kuş kendini savunur. “Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.” Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister. “Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder. Kuş o anda; “Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın” diyerek öne atılır. “Neden” diye sorar Hz. Süleyman. Kuş; “Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar... Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın...Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın."  diye açıklar. Bu kıssadan almamız gereken hisse, dini maske olarak kullanan insanlara, özellikle de yöneticilere karşı dikkatli olmak gerekmektedir.  İnsanlar devlet işlerini icra ederlerken "devletin malı deniz, yemeyen keriz" anlayışında olmamalı. Yöneticiler de  bulundukları konum itibariyle, devletin kendilerine sunduğu imkanları kendi özel işlerine kullanmaktan kaçınmalıdırlar. Bu konuda Hz. Ömer'in adaletini ve hassasiyetini örnek almalılar. Zira Hz. Ömer, halifelik yıllarında devlet işlerini yaparken beytülmal (devlet hazinesi) mumuyla aydınlanır; yanına şahsi bir ziyaretçi gelip özel sohbet başladığında ise bu mumu söndürüp kendi cebinden aldığı mumu yakardı. Hz. Ömer bu davranışıyla kul hakkına ve devlet malının kutsallığına verdiği önemi göstermiştir. Günümüzde, bazı yöneticilerin kendileri lüks ve şatafat içerisinde yaşarken, dini söylemleri kullanarak, insanları Peygamber Efendimizin hayatından örnekler vererek "bir lokma bir hırkayla" şükretmeye davet etmeleri, özellikle yeni nesil genç kuşaklarda "deizm",  "ateizm" veya "dinden soğuma" gibi eğilimlere yönelmelerine sebep olabilir. Bu türden yönetimlerin olduğu toplumlarda; İnsanlar adaletsizliği dinin bir parçası gibi görmeye başlarlar. Yani "dindarsan" her şeyi yapabilirsin. Dindar olana herşey mubahtır anlayışı gelişir Bugün mesele sadece namaz kılmak ya da oruç tutmak değildir. Asıl mesele; Namaz kılan birisinin aynı zamanda hırsızlık yapmasıdır. Bir taraftan oruç tutup diğer taraftan rüşvet yiyebilmesidir. Hacca gitmesine rağmen, kul hakkına da girebilmektir. Zekat veripte, ihaleye fesat karıştırabilmektir. Allah'ı dilinden eksik etmeyip, yalan söyleyebilmektir. Allah aşkına…Bu bir karakter bozulması değil de nedir? Bunlar sıradan bir günah değil, dinin içinin boşaltılmasıdır. Sonuç itibariyle, özünde dindar olmayan, fakat "dindar görünme" çabasındaki yöneticiler; ne toplumda "adaleti" inşa edebilirler, ne de temsil ettikleri iddiasında bulundukları dine "samimiyet" getirebilirler; bu türden anlayışa sahip olan yöneticiler, arkalarında yalnızca ahlaki bir enkaz bırakırlar. Bu açıdan değerli dostlar! Dindarlığın "vitrinine" değil, "mutfağına" bakmak gerekir. Yani kişinin davranışlarında ne kadar samimi olup olmadığına bakmak gerekiyor. Bir yönetici içinde bulunduğu ortama göre hareket ediyorsa ya da "nabza göre şerbet" vermeyi önceliyorsa; dini değerler açısından bir duruşu ve ilkeleri yok demektir. Bu bağlamda, bu günkü siyasi konjektör gereği; dini yaşamayıp ta, dindar görünmeye çalışan bazı yöneticilere karşı uyanık olmak gerekiyor. Pirinçin içerisindeki siyah taştan değil, beyaz taşlardan korkmak gerekir. Bunun içindir ki, "Tribün dindarlarına" karşı dikkatli olunmalı diyorum. 
Ekleme Tarihi: 10 Ağustos 2026 -Pazartesi

Dindar Görünme Modası!

Özünde dindar olmayan fakat davranışları ile dindar gibi görünmeye çalışan "dini dar" olan yöneticiler, tarih boyunca inanç olgusunu kitleleri etkilemek, güç kazanmak ve yönetimlerini meşrulaştırmak için araç olarak kullanmışlardır. 

Sosyoloji bağlamında olaya baktığımızda bu durum "din istismarı", "tribün dindarlığı" veya "riyakar yönetim" olarak karşımıza çıkmaktadır. Özünde dindar olan bir insanın temel nitelikleri arasında; ahlak, adalet, samimiyet, özü sözü bir olmak dikkat çekerken; buna karşın aslında dindar olmayıp, dindar görünmeye odaklanan yöneticilerde bu nitelikler yerini; görünürlükte bir imaj bir algı çalışmasına bırakır. Bu türden yöneticiler, gerçekte dini yaşamamasına rağmen "dindar-MIŞ" gibi görünmeye çalışırlar. 

Bazı yöneticiler dini inanç ve ibadetlerin kalpten gelen bir teslimiyetle değil, toplumda statü kazanmak, takdir toplamak veya belirli bir güce ulaşmak amacıyla sergileyip Tribün dindarlığına soyunurlar. Bu durum İslami literatürde "riya" ve "münafıklık" olarak ifade edilmektedir. Yani kişinin özü ile sözünün, özel hayatı ile kamusal kimliğinin birbirini tutmaması durumudur.

Bu kişiler sırf toplumsal statü elde edebilmek için; dini hassasiyetleri yüksek olan çevrelerde itibar ve saygınlık kazanma arzusu ile dini değerleri kullanmaktan geri durmaz.
Bununla birlikte, ticari ilişkilerde güven toplamak veya siyasi-bürokratik kademelerde yükselmek için dini bir kimliğe bürünme ihtiyacı içerisindedirler.

Dini değerlere gerçekten inanmasalar bile, ait olduğu sosyal grubun veya cemaatin dışına itilmemek için şekilsel olarak kurallara sıkı sıkıya uyma zorunluluğu hissederler.

Dinin ahlaki ve kalbi boyutundan ziyade kılık kıyafet, sakal, tesbih, başörtüsü, kullanılan kelimeler veya belirli ritüellerin görünürlüğünü ve şekilselciliğini önemserler.

İbadetler ve dini söylemler yalnızken değil, genellikle insanların görebileceği, kamusal alanlarda, dijital platformlarda veya sosyal ortamlarda yoğunlaşır.

Dışarıya karşı son derece dindar ve hassas görünürken, kul hakkı, adalet, dürüstlük ve kulaktan kulağa gıybet gibi temel ahlaki konularda pervasızca davranabilmektedirler.

Kendi dindarlık biçimini vitrine koyan bazı yöneticiler de, kendileri gibi görünmeyen veya yaşamayan diğer insanları kolayca yargılama ve "yetersiz" görme eğilimindedirler.

İslam dini, ibadetlerin gizli tutulmasını ve samimiyetle yapılmasını emreder. Kur'an-ı Kerim'de Maun Suresinde; namaz kıldıkları halde kıldıkları namazdan gafil olanlar ve ibadetlerini "gösteriş (riya)" için yapanlar kınanmaktadır.

Hadis-i Şeriflerde Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), "gizli şirk" olarak nitelendirdiği "riya"dan ümmetini sakındırmış ve "Ameller niyetlere göredir" buyurarak samimiyetin önemini vurgulamıştır.

Özetle tribüne oynama dindarlığı; dinin özünü, ahlakını ve maneviyatını göz ardı ederek onu sadece toplumsal bir kamuflaj veya pazarlama aracı olarak kullanma hastalığıdır.

Tribün dindarlığı içerisinde olan bir yönetici, dini inanç ve ibadetleri; kalpten gelen bir teslimiyetle yapmak yerine, toplumda "saygınlık", "güç", "statü" ve "menfaat" kazanmak amacıyla dış görünüşlerinde sergilemektedirler. Bu bağlamda dindarlık, ahlaki değerlerden ve manevi özünden koparılarak bir nevi "gösteriş" veya "sosyal maske" olarak kullanılmaktadır

Bu türden yöneticiler, samimiyetten uzak; ibadetleri, dini sembolleri ve söylemleri toplumun gözü önünde abartılı bir şekilde kullanırlar. Öyleki, dini kavramları, aldıkları haksız kararlarını veya başarısızlıklarını örtbas etmek için siper olarak kullanırlar. Dahada vahimi, toplumun saf, temiz inançlarını ve dini konularda ki hassasiyetlerini; oya, sosyal güce ya da ticari ranta çevirmeyi hedeflerler.

Tamamen makam odaklı olan görünürdeki dindarlık; içi boşaltılmış bir deniz kabuğu gibidir. Bu durum aynen deniz kabuğunu, kulağınıza dayayıp da denizin sesini duymaya çalışmak gibidir. Bu tarz dindarlıkta "dini ritüeller" şekil olarak vardır, fakat esas olması gereken "içerik" ve "anlamlar" kaybolmuştur. Bu türden bir dindarlıkta; halksever bir samimiyet, özünde bir candanlık ve dostçasına bir davranış yoktur. Davranışlar samimiyetten uzak, basit ve soğuktur. Oysa ki, Din; sadece şekil olarak bir "yapma" meselesi değil, aynı zamanda bir "olma" meselesidir. Allah'a yakın olmak isteyen kişi, O’nun kuluna yakın, nefsine de bir o kadar uzak olması gerekir. Özünde dindar olmayıpta, "dindar taklidi" yapan idarecilerin söz ve davranışları arasında her zaman büyük çelişkiler vardır.

Bu türden yöneticilerin en belirgin özellikleri;

Konuşurken "kul hakkından" bahsederler, fakat iş uygulamaya geldiğinde "liyakati" reddedip, iltimas ve torpili esas alırlar.

Kendilerinden olanların hatalarını görmezden gelirlerken, aynı yanlışları yapan muhaliflere veya sıradan vatandaşlara karşı bu kuralları acımasızca uygularlar.

Konuşmalarında sürekli ayet, hadis ve dini menkıbeler yerleştirerek, kendilerine manipülasyon alanı oluştururlar.

Yaptıkları hatalar karşısında kendilerine yöneltilen her haklı eleştiriyi "dine ve dini değerlere saldırı" gibi göstererek mağduriyet algısı geliştirirler.

İslam inancına göre, "dini ve dini değerleri" kendi siyasi ve dünyevi çıkarlarına alet eden "sözde" dindarların, yaptıkları bu davranışlarına karşı çok sert uyarılarda bulunur. Öyleki, namaz kıldığı halde yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayan ve ibadetlerini gösteriş için yapan "riyakarları" açıkça kınar. İslamiyette liyakati temele alarak yapılan "adaletli" yönetimler övülürken;dini "maske" olarak kullanıpta, etrafındaki insanlara zulmeden yöneticilerin büyük bir vebal altında olduğu vurgular

Dini ve dini değerleri, dünyevi makam ve kişisel hırslarına karşı bir kalkan olarak kullanma düşüncesinde olan bir yönetim anlayışının faturası; her zaman topluma ve inancın kendisine kesilmektedir. Toplum içerisinde insanların, özellikle de dine muhalif olan kişilerin eline adeta koz verilmiş olur. Yani bu insanlar "birde dindar olacak" veya "güya Müslüman bunlar" gibi söylemlerle, kişilerden ziyade, direk dinin kendisine saldırılmasına zemin hazırlar. Bu durum "Ele verir talkını kendi yutar salkımı", ata sözünde de, ifade edildiği gibi; başkalarına sürekli öğüt veren, yol gösteren veya yasaklar koyan ancak bu söylenenleri, kendisi hiç uygulamayan ya da tam tersini yapan kişileri ifade etmektedir

Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek, kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır. Ve ona sorar;

“Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?”

Derviş kendini savunur;
“Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı.”

Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki;

“Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun?”
Kuş kendini savunur.

“Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.”

Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister.
“Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder.

Kuş o anda;
“Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın” diyerek öne atılır.

“Neden” diye sorar Hz. Süleyman.

Kuş;
“Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar... Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın...Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın."  diye açıklar. Bu kıssadan almamız gereken hisse, dini maske olarak kullanan insanlara, özellikle de yöneticilere karşı dikkatli olmak gerekmektedir. 

İnsanlar devlet işlerini icra ederlerken "devletin malı deniz, yemeyen keriz" anlayışında olmamalı. Yöneticiler de  bulundukları konum itibariyle, devletin kendilerine sunduğu imkanları kendi özel işlerine kullanmaktan kaçınmalıdırlar. Bu konuda Hz. Ömer'in adaletini ve hassasiyetini örnek almalılar. Zira Hz. Ömer, halifelik yıllarında devlet işlerini yaparken beytülmal (devlet hazinesi) mumuyla aydınlanır; yanına şahsi bir ziyaretçi gelip özel sohbet başladığında ise bu mumu söndürüp kendi cebinden aldığı mumu yakardı. Hz. Ömer bu davranışıyla kul hakkına ve devlet malının kutsallığına verdiği önemi göstermiştir.

Günümüzde, bazı yöneticilerin kendileri lüks ve şatafat içerisinde yaşarken, dini söylemleri kullanarak, insanları Peygamber Efendimizin hayatından örnekler vererek "bir lokma bir hırkayla" şükretmeye davet etmeleri, özellikle yeni nesil genç kuşaklarda "deizm",  "ateizm" veya "dinden soğuma" gibi eğilimlere yönelmelerine sebep olabilir. Bu türden yönetimlerin olduğu toplumlarda; İnsanlar adaletsizliği dinin bir parçası gibi görmeye başlarlar. Yani "dindarsan" her şeyi yapabilirsin. Dindar olana herşey mubahtır anlayışı gelişir

Bugün mesele sadece namaz kılmak ya da oruç tutmak değildir.

Asıl mesele;

Namaz kılan birisinin aynı zamanda hırsızlık yapmasıdır.

Bir taraftan oruç tutup diğer taraftan rüşvet yiyebilmesidir.

Hacca gitmesine rağmen, kul hakkına da girebilmektir.

Zekat veripte, ihaleye fesat karıştırabilmektir.

Allah'ı dilinden eksik etmeyip, yalan söyleyebilmektir.

Allah aşkına…Bu bir karakter bozulması değil de nedir? Bunlar sıradan bir günah değil, dinin içinin boşaltılmasıdır.

Sonuç itibariyle, özünde dindar olmayan, fakat "dindar görünme" çabasındaki yöneticiler; ne toplumda "adaleti" inşa edebilirler, ne de temsil ettikleri iddiasında bulundukları dine "samimiyet" getirebilirler; bu türden anlayışa sahip olan yöneticiler, arkalarında yalnızca ahlaki bir enkaz bırakırlar.

Bu açıdan değerli dostlar!

Dindarlığın "vitrinine" değil, "mutfağına" bakmak gerekir. Yani kişinin davranışlarında ne kadar samimi olup olmadığına bakmak gerekiyor. Bir yönetici içinde bulunduğu ortama göre hareket ediyorsa ya da "nabza göre şerbet" vermeyi önceliyorsa; dini değerler açısından bir duruşu ve ilkeleri yok demektir. Bu bağlamda, bu günkü siyasi konjektör gereği; dini yaşamayıp ta, dindar görünmeye çalışan bazı yöneticilere karşı uyanık olmak gerekiyor. Pirinçin içerisindeki siyah taştan değil, beyaz taşlardan korkmak gerekir. Bunun içindir ki, "Tribün dindarlarına" karşı dikkatli olunmalı diyorum. 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve davrazhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.